10 Günlük Çalışmayla 1322 ABD Dolarını Nasıl Kazandım

Son yazdığımda yazıda, Money Whale adı verilen bir oyun aracılığıyla para kazanılıp kazanılamayacağını ele almış ve bu deneyimi başkalarıyla da paylaşmıştım. Geçen ayların sonunda, 10 dolarlık ödemeyi almış ve sonrasında da oyunu oynamayı bırakmıştım. Temel soru, akıllı telefonda gereksiz harcanan zamanın paraya çevrilip çevrilemeyeceğini görmekti ve ilgili oyunla anlamlı bir kazanç sağlamanın çok zor olduğunu görmüştük.

Bugün, evde boş vakti olan bilgisayarlı internet kullanıcılarına internetten anlamlı şekilde nasıl para kazandığımı kısaca anlatacağım. İçinde bulunduğumuz zor dönemde, alternatif çözüm yollarına her zamankinden daha fazla ihtiyacı olan bir toplum olduk. Özellikle gençlere tavsiyem ellerinden geldiği kadar çok çalışıp yararsız uğraşlar yerine sürekli ilerlemeleri ve girişken olmalarıdır.

ClickWorker, Amazon Mechanical Turk, One Forma vb. siteleri araştırın. Burada, internet üzerinden kolayca yapabileceğiniz mini görevler aracılığıyla USD üzerinden kazanç elde edebiliyorsunuz. Ancak, ne yazık ki, bu kazançlar pek anlamlı düzeyde değil. Henüz mini işler yapmadım ama ücretlendirmeye bakınca bunu kolayca görmek mümkün. Öte yandan ben ise, bu sitelerden birine üyeydim ve birkaç ay önce Türkçe bir projenin duyuru postası mailime gelmişti. Kazanç, standart görevlere nazaran çok daha anlamlı hatta dolgundu. Boş zamanlarımda ve daha sonraki boş bir dönemimde de bunu denemeye karar verdim.

İlk etapta bir hafta içerisinde günde 2-3 saatimi ayırdım. Bu süreci toplamda 3 çalışma günü kabul edebiliriz. Ardından, daha yoğun bir çalışmayla bir haftada bin küsur USD kazancı hesabıma aldım. Yalnızca bu projedeki çalışmadan gelen paranın görselini koyuyorum. Proje devam ediyor ancak vakit olmadığından giremiyorum. Ne yazık ki projeye daha ilk ayın sonunda yeni katılımcı-çalışan almayı kapatmışlardı yani yeni biri olarak kaydolamıyorsunuz bu iyi ödemeli işe.

Kendi kendine İngilizce öğrenmiş biri olarak, İngilizcem yeterli düzeydeydi ve zaten artık çeviri programları da yardımınıza yetişebilir. Projenin çevrimiçi toplantısı olduğunda da katıldım ve toplamda 150-200 kadar Türkiye’den çalışan olduğunu gördüm. Zaten işin bütçesi de sanıyorum yıl sonuna kadar 100-150 bin USD civarıydı (biz çalışanlara verilecek olan). Görev de oldukça basitti ve ayrıca internet arama sonuçlarıyla ilgili yapay zeka eğitimi gibi bir şey olduğundan da etik bir doyuma da ulaşabiliyordunuz. Fazla detay vermem ve projeyi ifşa etmem yasak, bu nedenle daha fazla detay paylaşmayacağım ancak kendinizi ufak ufak geliştirirseniz evinizde bile küçük kazançlar elde edebilir, ben ve diğer birkaç yüz kişi gibi şanslıysanız da iyi ödemeli bir proje başlangıcını yakalayıp kat ve kat fazlasını kazanabilirsiniz.

Paranızı alırken, Payoneer çok cüzi bir kesintiyi, kur üzerinden yapıyor. Mesela dolar 8,7 iken 8,45’den bozuyorlar, gibi. Velhasıl, kendi adıma 10 günlük bir çalışmayla 1322 x 8,5 = 11.237 TL’yi hesabında görmüş biri olarak, sıradan insanın hareketsizliğinden uzaklaşıp bir şeyler için çalışmanızı salık veriyorum. Dil öğrenin, dijital beceri edinin (benim yaptığım iş bilgisayar kullanabilmekten daha fazla beceri gerektirmiyordu ama sizin becerileriniz olursa seçenekleriniz çoğalır). Dünyanın her yerine iş yapabilirsiniz, ama az ama çok, evinizde belki işsiz ve yılgın oturmaktan iyidir.

Çok çeşitli sebeplerden ötürü gençlerimizde yılgınlık olduğunu biliyorum. Bu beni üzüyor ve hepsine, çabalamaktan hiç vazgeçmemelerini söylemek istiyorum. Her güzel şey siz uğruna savaştığınızda gelir ve bu savaşım sizi diri tuttuğu gibi, doyuma ulaşmanızı da sağlar.

Mikro işler konusunda ise özellikle One Forma’yı tavsiye ederim, isteyen bu bağlantıdan kaydolabilir: https://my.oneforma.com/Account/register?referred_by=246669

8 Mart’ın Çiçekçi Kadını Üzerine

Özel günler hem anlamlıdır hem de içi boşaltılmıştır. Özel günler hem güzeldir hem çirkinleştirilir. Ayrıca özel günler en çok vahşi kapitalist şirketlerin istismarına uğrar ve özünden uzaklaştırılır… Özel günler konusu ayrı bir mevzu ama 8 Mart’ı geride bıraktığımız 9 Mart günü, bir şeyler karalamak istedim. Çünkü, ilginç bir haber okudum: Çiçek satan kadının Oxford’da okuyan kızı!

Olayı kısaca özetliyorum: Bir gazeteci, Hatay’da çiçek satarak geçimini temin eden bir kadının kızının bu parayla Oxford Üniversitesi’nde tıp eğitimi aldığını ifade eden bir haber yapıyor, kız da anam bizi böyle okuttu falan, diyor. Bu haberin ajanslara düşmesi ve sosyal medyada yayılmasıyla kızı da annesini de tebrik eden edene… Böyle şeyler olabildiğini biliyoruz, çoook nadir de olsa, ancak yine de gerçek dünyayı tanıyan her insan bu habere inanmakta zorlanıyordu. Oxford’un ilgili eğitimi tek bir yıl için bile yıllık ortalama 30 bin Pound yani bugünkü kurla 322 bin TL ve buna yaşam masrafları dâhil değil, tam burslu bile olsanız ek burs almıyorsanız yaşamak hiç de ucuz olmaz.

Hesap bölümü (meraklısı değilseniz okumadan geçebilirsiniz)

Tek başına perakende çiçek satarak yılda en az 400 bin Türk lirası kazanmanız için ayda 33 bin lira, günde 1100 lira net kâr elde etmeniz ve bunun için de günde en aşağı 3500 liralık çiçek satmanız gerekir, ki tezgâhı sabah 7’de açıp akşam 18’de kapattığınızı varsaysak bu da saat başı 318 liralık satış yapmanızı gerektirir. Üstelik bu satış performansını her gün yakalamanız ve bunu yıl boyu sürdürmeniz gerekir.

Hatay’ın nüfusu 1,65 milyon, ülkemizin kaba ölüm hızı da %0,5 olduğuna göre Hatay’da yılda 9 bin kişi ölüyor. Hatay’daki köy mezarlıklarıyla birlikte toplam mezarlık sayısı ise Büyükşehir sisteminde yaptığım incelemeye göre yaklaşık 500 tane. Dolayısıyla kaba oranla mezarlık başına yıllık 18 naaş düşer ancak uygulamada büyük ve küçük mezarlıklar arasında fark olur. Mezarlık başına düşen mezar sayısıyla ilgili bir veriye ne yazık ki sahip değilim. Merkezî ve büyük mezarlık sayısı zaten daha azdır zaten ve biz bir çılgınlık yapıp Hatay’daki her 5 ölümden 1’inin bu mezarlığa geldiğini varsayalım. Gerçek oran bu olamazsa da bunu doğru kabul edersek yılda 1800 ve günde ortalama 5 yeni naaş bu mezarlığa gelir. Biz bu noktada Antakya merkezdeki Asri Mezarlığı’nın iki girişi olduğunu görüyoruz. Her girişte ve girişe yakın noktada en az iki çiçekçi olacağını düşünelim, bu durumda çiçekçi başına günlük 1,25 naaş düşer. Naaş başına 40 kişi mezarlığa geliyor desek (ne yazık ki ölen ünlü değilse gelenler az olabiliyor, 40 belki yüksek bile kalır) 50 kişi buradan eder, bunu kenara yazalım. Ayrıca, rastlantısal yapılan mezar ziyaretleri ve bayramlardaki mezar ziyaretlerini de eklemeliyiz. Bu ziyaretlerde defin işlemi kadar kalabalık olmadığını biliyoruz ve mezar ziyaret ekibini 5 kişiden kabul edelim ve günde ortalama 10 mezar ziyareti oluyor diyelim, ya haydi bir çılgınlık yapıp günde 50 mezar ziyareti yapalım, hayal kuruyoruz sonuçta. 50 mezar ziyaretine gelen 250 kişiyi de 4 çiçekçiye bölersek 60 kişi de oradan diyelim. Ne etti? Çiçekçi başına en iyi ihtimalle günde 110 kişi tezgâhın potansiyel müşterisi ve biz her 10 kişiden 1’inin çiçek aldığını varsaysak (ben hayatımda hiç mezarlıktan çiçek almadım ama hadi %10 satış diyelim biz).

Günde 10 kişiye çiçek satıyorsunuz demektir. Bu da müşteri başı 350 liralık satış yapmanızı gerektirir (günlük satışın 3500 lira olması gerektiğini tespit etmiştik zaten). Yani, ben çiçekçiye kazandırmak için tüm oranları bol kepçe tuttum, hatta tüm verileri çiçekçiler lehine 2 katına çıkarsak bile o zaman bile müşteri başı 175 liralık satış yapamaları gerekir, her durumda ihtiyaç duyulan müşteri başı satış tutarının ne kadar gerçeküstü kaldığını gördünüz…

Ve şüphe sonucu gerçek ortaya çıkar: Kız Oxford’da okumuyordur…

Nitekim, benim gibi bazı şüpheciler olayın peşine düşerek aslında haberin yalan olduğunu, daha doğrusu, haberle ilgili birtakım şeylerde yanlış bilgi olduğunu ortaya çıkarıyorlar ve hemen akabinde de bu sefer bu durum haber oluyor. Çiçek satan hanımefendinin bir kızı olduğu ve ona para gönderdiği doğru, üstelik anlaşılan kadıncağız kızının yurtdışında okuduğuna da inanıyormuş. Oysa kızımız hem annesine hem gazeteciye yalan söylemiş. Ailesinden para alıyor ve onlardan uzakta yaşıyor ama nerede ne yaptığı bilinmiyor ve Oxford’da herhangi bir bölüm okumadığı da kesin. Evet, kızın küçük (!) yalanı, 8 Mart’ta onu tebrik eden kadınlar korosunun tezahüratlarının boşa gitmesine sebep oldu…

Bir kadının, bir başka kadının, ki o kadın onun öz annesi, zorluklar içerisinde kazandığı parayı bir yalana temellendirerek almasında sevimli bir taraf yok. Basit bir yalan değil. Kızın bu yalanı da artık ulusal medyaya düştü, sanırım ismi cismi de her yerde yazıyor. Oysa bu yaşanan tamamen kadıncadır, tamamen erkekçedir, tamamen insancadır. Bir cinsiyeti kutsamanın mantığı yoktur, bir diğeri de öteki kadar kutsal/kutsal değil seviyesindedir zira. Kimse kadın olduğu için kahraman değildir, olmayacaktır da; kimse erkek olduğu için de kahraman doğmuyor.

Tarih sayısız kahramanlarla doludur, kadın veya erkek; tarih azmin gücünü ispat eden hayranlık uyandıran insanlarla doludur, kadın veya erkek; aynı insanlık tarihi sırf cinsiyetinden veya elinde olmayan başka şeylerden ötürü adaletsizliğe uğrayan insanlarla da doludur. Ancak insanlığın ilerlemesiyle birlikte daha iyi noktaya gidiyoruz. Erkeklerle dolu meclisler, erkek önderler, kadınlara önemli haklar verdiler; bazı kadın hakları savunucularının bu basit gerçeği görmek istememesine rağmen gerçek bu. Nice kadın veya erkek sayısız kötülük yapmıştır. Cinsiyetin insana kendiliğinden erdem kazandırma gibi bir özelliği mi var?

Kadın ve erkek denk değildir, eşit değildir; kadın ve erkeğin cinsiyete dayanan avantaj ve dezavantajları ayrıca farklılıkları vardır. Eşitlik değil, hak ve fırsat eşitliği olmalı; eşitlik değil, adalet aranmalıdır. Kadın ve erkeğin tamamen denk olmadığının en basit gözlemsel ispatı, iki cinsiyet arasındaki türümüze özgü kuvvet ve fiziksel kapasite farkıdır. Bazı hayvanlarda dişiler daha kuvvetli ve güçlüdür ancak insanlardaki istisnalar dışında erkek türü fiziksel olarak kadından daha kuvvetlidir. Zaten, kadına uygulanan şiddetin sebebi bu değilse de şiddetin gerçekleşmesine imkân veren faktör budur. Temelde hiçbir silah avantajı olmayan iki taraftan biri diğerini fiziksel mücadelede kolayca galebe çalıyorsa bunun gerçekleştirebilmesinin ilk sebebi bunu kolayca yapabilmesidir. Nitekim tarafların ikisinin de erkek olduğu olaylarda da taraflardan biri üstün gelse de diğer tarafta da sıklıkla hasar olabildiğini, yani, mücadeleden söz edebildiğimizi biliyoruz. Oysa, domestik şiddet denilen olguda, bazı örneklerde kadın erkeğe şiddet uygulasa da, ağırlıklı olarak kadın tarafı şiddete maruz kalıyor.

Şiddet ayrı bir olgu, kötü bir şey ama dünyamızın gerçeği. Çok boyutlu bir olgu ve ne yazık ki dünyamızda var olmaya devam edecek gibi. Şiddetin meşruiyetini bu yazıda sorgulamayacağız ancak ideal bir devlette, insan türünün dünyaya ayak basmasıyla elde ettiği doğal hakkı olan saldırı veya savunma amaçlı şiddet kullanma “hakkının (?)” yazısız (doğumdan gelen) birey-devlet “sözleşmesi” gereği, birey tarafından vazgeçilerek devlete verildiği kabul edilmiştir ve devlet de bireyin hakkını ve hukukunu korumak adına meşru (ve ölçülü) şiddet uygular.  Bu noktada, insanlık ideallerini bir kenara bile bıraksak (niye bırakalım ama bıraktığımızı varsayalım), bizimki dâhil mevcut devletlerin büyük kısmında domestik şiddete yasal izin verilmediği aksine yasaklandığı görülmektedir. Ancak dünyanın hiçbir yerinde domestik şiddet sorunu çözülebilmiş değil, en iyi noktaya getirmiş ülkelerde bile devam ediyor… Kadınların hak ve fırsat eşitliği hissettirilip fiilen bunun yaşatıldığı, ekonomik, sosyal ve yasal statülerini kolayca elde edip erkeklerle aynı ölçüde koruyabildikleri toplumlarda bu vakaların daha az oranda yaşandığı bilgisi sabit.

Dolayısıyla, bizler, Han’la birlikte Katun (Hatun) olarak memleketi idare eden, Tomris Hatun olup ordusunun başında sefere çıkan, çocuk yaşta savaş oyunlarıyla büyüyenlerin torunları olarak bizler, kadına hakkı olan eşitlikçi hak ve fırsatları vermekte de büyük Türk’ün girişimiyle tüm Avrupa’yı sollamıştık, seçme ve seçilme hakkını anımsayın. Avrupalıların uygulamayı bırakın konuşamadığı bir dönemde biz gereğini yapmıştık. O öze dönmek gerekiyor, o özü işleyip geliştirmek gerekiyor. Kadınlarımızın da ortak emeğe, eğitime, sosyal ve siyasal haklara erişim sorununu ortadan kaldırmamız gerekiyor. Bunun için de devlet ve toplum kadar ailelere ve kızların bizzat kendisine de çok iş düşüyor.

Kadını veya erkeği sırf cinsiyetinden ötürü haksızlığa uğratmak ne kadar kötüyse, benzer şekilde kadını veya erkeği sırf cinsiyetinden ötürü kutsamak da kötülüktür. Adaleti bozar. Bizimki gibi hâlâ pek çok toplumsal sorunla mücadele etmek zorunda kalan ve çağın gelişmişliğinin yer yer gerisinde kalmış bir toplum için de art niyetli kadınların suiistimaline zemin hazırlayacak bağlayıcı düzenlemeler çok detaylı ve hassas hazırlanmalı. Çünkü, art niyetli kadınlara fırsat tanıyan düzenlemeler bir noktadan sonra bu suiistimallerin ortaya çıkması nedeniyle kadın hakları kazanım mücadelesine zarar veriyor.

“Kadın ve erkek ‘eşit’ değilmiş ve bu bir sorun değil”

Körlemesine bir “eşitlik” masalı gerçekçi ve adil olmadığı için kargaşadan başka bir şey sağlamaz. Yine de herkes istediği gibi düşünüp konuşmakta hür olduğundan, yapacak bir şey yok… Ben sözü, çevremdeki sayısız kadın gibi sağduyulu bir kadının Linkedin sayfama dün düşen bir dolaylı bağlantımın (listemde ekli bir kişinin listesinde ekli olan kişi) paylaşımıyla bitireceğim. Hesabının kamusal görünürlüğünü bilmediğim için gizli olabileceğini varsayarak resim ve diğer kimlik belli edici bilgileri kapatacağım. Ancak kendisinin “kısa saçlı” ve “çok modern görünümlü” olduğunu söyleyeyim (bazı kadın hakkı savunucuları için bunlar da bir gösterge oluyormuş). Hayattaki pek çok şeyi başarabilmiş bu kadınların artması dileğiyle, sözü bir kadına bırakıyorum:

Bir Terapistten Erkeklere 30 Tavsiye

4-5 yıl önce okuduğum kitaptan hoşuma giden bir yerin fotoğrafını çekmiş, sonra bilgisayarıma atmışım. Şimdi bilgisayarımı yedeklerken gördüm. Bu fotoğrafı silmeden önce ilgili kısmı buraya yedeklemek ve başkalarının da okumasını sağlamak iyi olabilir. Tavsiyeler özellikle erkekler için yazılmış bir kitaptan erkeklere yönelik olduğu için bu başlığı atmak durumunda kaldım ama kadın erkek herkes için geçerli olabileceğini düşünüyorum. Bunlar Robert A. Glover isimli Amerikalı yazar ve terapistten. Çevirim çok iyi değil sanıyorum, düzeltmeniz/iyileştirmeniz varsa yorum yazabilirsiniz.

1) Eğer seni korkutan bir şeyse onu yap.

2) Kabullenme. Her kabullenişinde eline geçen tam olarak kabullendiğin şeydir.

3) Kendini en önceye koy.

4) Ne olduğunun bir önemi yok, üstesinden geleceksin.

5) Ne yaparsan yap, %100 yap.

6) Eğer her zaman yaptıklarını yaparsan her zaman elde ettiklerini elde edeceksin.

7) Bu gezegende ihtiyaçlarınız, istekleriniz ve mutluluğunuz için sorumluluk sahibi tek insan sizsiniz.

8) İsteklerin için sormaktan çekinme.

9) Yaptığın şey işe yaramıyorsa başka bir şey dene.

10) Açık, net ve direkt ol.

11) “Hayır” demeyi öğren.

12) Mazeret üretmeyin.

13) Eğer bir yetişkinsen kendi kurallarınızı koyacak yaştasın demektir.

14) İnsanların sana yardım etmesine izin ver.

15) Kendine karşı dürüst ol.

16) Kimsenin sana kötü davranmasına izin verme. Hiçkimsenin. Asla.

17) Kötü bir durumun değişmesini beklemek yerine kendini o durumdan çıkar.

18) Katlanılamaz şeye katlanma, asla.

19) Suçlamayı bırak. Kurbanlar asla başaramaz.

20) Dürüst yaşa. Neyi yapmanın doğru hissettireceğine karar ver ve onu yap.

21) Eylemlerinin ve davranışlarının sonuçlarını kabul et.

22) Kendine iyi ol.

23) “Bolluğu” düşün.

24) Zor durumlarla ve çatışmalarla yüzleş.

25) Hiçbir şeyi gizli kapaklı yapma.

26) Şimdi yap.

27) İstediğini elde edebilmek için sahip olduklarını bırakmaya istekli ol.

28) Eğlen. Eğer eğlenemiyorsan bir şeyler yanlış demektir.

29) Başarısızlığa yer açın. Hata yoktur, öğrenme deneyimleri vardır.

30) Kontrol bir yanılsamadır. Bırak, yaşam olsun.

 

  1. If it frightens you, do it.
  2. Don’t settle. Every time you settle, you get exactly what you settled for.
  3. Put yourself first.
  4. No matter what happens, you will handle it.
  5. Whatever you do, do it 100%.
  6. If you do what you have always done, you will get what you have always got.
  7. You are the only person on this planet responsible for your needs, wants, and happiness.
  8. Ask for what you want.
  9. If what you are doing isn’t working, try something different.
  10. Be clear and direct.
  11. Learn to say “no.”
  12. Don’t make excuses.
  13. If you are an adult, you are old enough to make your own rules.
  14. Let people help you.
  15. Be honest with yourself.
  16. Do not let anyone treat you badly. No one. Ever.
  17. Remove yourself from a bad situation instead of waiting for the situation to change.
  18. Don’t tolerate the intolerable — ever.
  19. Stop blaming. Victims never succeed.
  20. Live with integrity. Decide what feels right to you, then do it.
  21. Accept the consequences of your actions.
  22. Be good to yourself.
  23. Think “abundance.”
  24. Face difficult situations and conflict head on.
  25. Don’t do anything in secret.
  26. Do it now.
  27. Be willing to let go of what you have so you can get what you want.
  28. Have fun. If you are not having fun, something is wrong.
  29. Give yourself room to fail. There are no mistakes, only learning experiences.
  30. Control is an illusion. Let go; let life happen. It”
    Robert A. Glover, No More Mr. Nice Guy”

 

Jack London’un “Amentü”süne deneysel çevirmen yaklaşımım

Yukarıdaki görseli görünce Türkçesini aradım, bulamadım. Ararken, şiirin (adı Credo imiş) London’a ait olup olmadığını bile şüpheyle karşılayanlar gördüm. Şiirin kaynağını aramakla da uğraşmadım. Beğendiğim için ben çevireyim Türkçeye dedim (motamot bir çevirisini görünce hiç beğenmediğim için).

Yani şiirin özgün çevirisini ben yaptım, sosyal medya hesaplarımda da yayımladım. Şiirin aslından biraz uzaklaşmış olduğumu düşünebilirsiniz, doğrudur ama idare edin, serde ben de amatör şairim ya… Böylesi daha iyi dedim:

AMENTÜ

“Toz yerine kül olmayı yeğlerdim!
Yeğlerdim bir kıvılcım olup da parlamayı, yakmayı
Solup kalmaktansa çürümüş tahtalarda, tavan aralarında

Muhteşem bir meteor olurdum ben!
Her bir atomum yanardı alev alev
Göğü birbirine katmak daha iyidir
Uyuşmuş, ateşi sönmüş koca bir gezegenlikten

Erkek dediğin öyle iş olsun diye
Sırf var olmak için falan
Öylesine gönderilmedi dünyaya
Erkek dediğin bana kalırsa
Vazifelidir adam gibi yaşamaya

İşte bu yüzden yeminliyim
Köşede saksı gibi durup
Sayılı günlerimi uzatmak değil derdim
Her bir saatimi
Her bir dakikamı değerlendireceğim”

Şiir: Credo – Jack London
Çeviren: İlşad Özkan

“Sormadın gönlümün efkârı nedir”

İnternette sörf yaparken Ali Tekintüre ismini öğreniyorum (bu arada, eskiden sık kullanılan İngilizceden aşırma “internette sörf yapma” deyiminin modası geçti nedense). Yaptıklarına, yazdıklarına bakarken bir yerde, benim de pek sevdiğim gibi, modernite eleştirisini çaktığını görüyorum:

“Artık duygu dünyası da değişti. Bazı şeyler çok kolay elde edilir hale geldi. Kolay elde edilen şeylerin kıymeti olmaz. Bundan sonra kolay kolay ne bizim gibi yazanlar gelir ne de öyle okuyanlar… Çünkü o zamanın, o ortamın içinde yoğrulmuş insanlardık biz. Bugün bilgisayarla, internetle yoğrulan insanın duygusundan fazla bir şey bekleyemezsin.”

Ali Tekintüre merhum gibi, bence dibine kadar ilginç bir karakterden, bu konuya geçti zihnim sonra. Dediğine büyük oranda katılıyorum. İnternet, ilişki tüketimini hızlandıran önemli bir teknoloji. Tüketim çağı, tüketim kültürü, tüketim toplumu ve her şeyden önce bir tüketici olmak isteyen modern insan stereotipi ise, her şeyi olduğu gibi ilişkileri de, ne denli sindirdiğine bakmaksızın, sadece hızla tüketme peşinde…

Bu yüzden yaralarımızı, zayıflıklarımızı, korkularımızı, neredeyse herkesten ve her şeyden çok gizler olma yoluna gidebiliyoruz. Tüketim toplumu gücü yüceltirken, insani olan her şeyi pazarlayabileceği ölçüde öne çıkarıyor. Dayanışmayı, paylaşmayı, uzun soluklu ilişkileri, ilişkilerde derinleşmeyi, daha sağlam birliktelikleri sevmiyor tüketim kültürü; zira esasen bunlar tüketim çılgınlığını azaltma etkisi olabilecek şeyler. Tüketimin azaltılması, her şeyden önce bir tüketici görevi biçilmiş modern insan için bir tabu, yasak meyvedir. İnsanın bu kültüre olan doğal yatkınlığı da düşünülürse, bu algı oyunlarının devasa bir gizli örgütten çok, pazarlamacı ortak aklın ürünü olduğu ortada. İnsanı “insanlıktan” uzaklaştıran, her zamanki gibi, yine insanoğlu.

İlişkilerin, tarafların kendilerini gizleme yoluyla da derinleşememesinin sebebi, tarafların birer tüketici olduğu kadar aynı zamanda karşı taraf için birer tüketim nesnesi olduklarını artık benimsemiş olmalarıdır. Zayıf hissettiğimiz anlar dışında, yahut güven için, kendimizi birine açmak için dayanılmaz bir arzu duymak dışında, bu gizlerden bahsetmiyoruz. Çünkü, insan ilişkileri yalnızca karşılıklı bir tüketim alışverişine döndüğünden, kutsal tüketimin ise her şeye bir son kullanma tarihini biçtiğini çoktan kabullendiğimizden, en azından bizi en çok biz yapan o en özel şeyleri tükettirmek istemiyor, bir korunma refleksiyle, ilişkileri yüzeysel bırakmak pahasına, kendimize saklıyoruz. Kendimize sakladığımız dertlerin çoğalması da tüketim düzeninin işine yarar; yetersizlik hissi, tıbbi olarak yardıma muhtaç olma hâli gibi pek çok duygu ve düşünceden yine doğrudan veya dolaylı, mutlaka ekonomik bedelleri olan, yeni tüketimler yaparak kurtulmaya çalışmamız oldukça olası olur bu sayede. Bireyler arası dayanışma, destek, yardım, anlayış… Tüm bunlar, çoğu zaman, tamamen bedavadır; en azından ekonomik olarak. Tüketim tanrıları ise “gerçekten ve tamamen bedava” olan hiçbir şeyden hoşlanmaz.

Yaşanan gönül ilişkilerinin sayısı, yaşayan insan sayısının kat be kat fazlası şeklinde ve bu oran muhtemelen tarihte hiç olmadığı kadar yüksek. Sevgili/partner tüketim listemizin kabarması da bir kusurdan çok bir elbise değişimi gibi algılanabilir pekâlâ. Bunca yaşanan ilişkiye rağmen yalnızlığın ve buna bağlı ikincil etkilerin artması ise tüketim tanrılarının espri anlayışını yansıtıyor sanırım. Elbiseler çoğaldıkça giysisizlik hissinin artması gibidir belki de.

Oysa, insanı mutlu edecek ve ruhunu doyuracak olan ilişkiler, bu türden ilişkiler değil; daha özel, yani, gerçekten özel olan şeylerdir.

Sevmekse, geliştirilebilen ve geliştirilmesi de gereken bir beceri, bir zanaat.

Arabeskten dolaylı olarak bahsetmişken de sevdiğim bir Arapça şarkıyı koyayım.

Gelgit

Yalnızlık, zaman ilerledikçe içimde yeni kıvrımlar, yeni yollar, yeni çıkmaz sokaklar yaratıyor. Yalnızlığım uzadıkça, çoğaldıkça, bir noktadan sonra kimseyle paylaşılamayacak kadar büyük, iç içe geçmiş karmaşık bir şehir olacağını sanıyorum. Anlatamayacağım kimseye, anlatılamayacak.

Korkmuyorum fakat, yalnızlıktan, kök salışından; sağlamlaştırıyor bir yandan da. Bir yandan da… Düşündürüyor işte, nereye gideceksin, kiminle?

Her yeni başlayış, daha iyi içinken, daha iyi bir yenilgiyle sonlanıyor ve o kesin, o nihai, dönülmez yenilgiye atılan kocaman bir adım oluveriyor. Her yenilgiden sonra daha iyi bir öğrencisi olmak sevginin, teselli sayılır mı?

Yıllar önce, o gidip geldiğim 60 kilometrelik yolda, o zamanlar yeni çıktığını söyleyebileceğimiz, “Öptüm” albümü eşlik ediyordu bana arabada, “Her ayrılık zor, bin yıldır söyler dururum. / Öğrenmiyor kalp, görüldüğü üzere durumun.” dedikten sonra “Unuttun mu beni, her şeyimi? / Sildin mi bütün, izlerimi?” derdi. Şimdi oturduğum yerde, yine o karanlık yolda, yine kulaklarımı dolduran o sesi dinler gibiyim ve bu sefer daha anlamlı geliyor bu sözler: “Ben hâlâ dolaşıyorum avare / Hani görsen, enikonu divane.”

Şarkılar doluşur içime, yalnızlığıma, yeni anlamlar yükleyerek; semirir yalnızlığım. “Sen de olmazsan eğer, batar artık bu gemi…”

Hep savaşır eğilimler içimde, pes etmek sıkça geçse de aklımdan; o çok sevdiğim “Laocoön ve Oğulları Heykeli”ndeki Laocoön’ün direnişi gibi, bir mücadele ruhu kavrar omurgamı bazen. Yenilmek için erken, pes etmek içinse geç. Gerçi, kurtarılacak neyim var, Lacoön’ün aksine? Kurtaracak neyim? Her şeyden önce, nedenlerimi kaybeder oldum.

Tasarılarımın gerisindeyim, stresli ve tembelim, stresten kaçınmak için tembelliğe eğiliyorum. Aslında, anlam bulamıyorum pek. Belki de olumsuzluklar birbirini besleyip güçlendiriyordur.

Sonra, kelimeleri özlüyorum en çok. Güzel cümleleri, zihnimi yıldırım gibi hızlandıran, coşturan. Kelimelerde tutunacak bunca şey olmasını seviyorum. Sonra, ne çok şeyi sevdiğimi düşünüyorum. Kedileri mesela, köpekleri, ve, çok sayılı da olsa bazı insanları.

Sonra hatırlıyorum, istediğim hızda ve zamanda olmasa da elimi neye attımsa, neyi başaracağım dedimse başardığımı. Yine böyle olacağını biliyorum, beklenmedik bir çağımda ölmezsem. Gerçi, artık hayatımı daha çok riske atıyorum. Garip. Risk alabilirliğin yaşla ters orantılı olduğu düşünülür oysa, demek ki bu bir kural değilmiş.

Dişlerim kaşınıyor sonra, “o kırmızı oda” gibi umutsuzluğu ve zavallılığı içimden atınca, belki de içime dolması iyidir, mücadele ruhumu kaşımak için, kim bilir? Dişlerim kaşınıyor sonra, açken çiğ bir et görmüşüm gibi, gördüğümde onu almak istediğim gibi, hedeflerimi elde etmek ve çiğnemek istiyorum. Kendime geliyorum, kalbimin atışı, kanımın akışı yeniden güçlü bir düzen buluyor, batmıyor yani bu gemi, batsa da böyle batmayacak (umarım).

Kendime geliyorum, kılıçlarıma bakıyorum, henüz iki yanları da keserken… Zafere!

Bu arada, geçen aylarda duydum, müzikal kalitesini tartışmam:

https://www.youtube.com/watch?v=mJpdIxQd0nk

Nereden, nereye, niye

Yazmak, kelimelere can vermek, cansıza can vermek, bunun için “yaratıcılık”. Algı olarak tabii bu. Mesela diğer pek çok iş de bunu yapıyor; resim, heykel, müzik… Fakat yazı başka, yazı hem daha karmaşık hem daha direkt. Çünkü yazıda, yazarın ifade ettiği kelimeler yansır zihnimizde ve anlatılan gerçekliğin izdüşümü belirir kafamızın içinde. Bunun için okunan her yazı mutlak bir canlılık sağlar; okur, yazıya can verir.

Geçmişi düşünmek de, ister aracısız anımsamakla olsun ister bir yazıyla, farklı bir canlılık oluşturur. Yitip gitmiş, geri gelmeyecek olan, artık değişime uğramayacak olan donuk bir canlılıktır onunkisi. Hem canlıdır hem değil yani. Bunun için kendi geçmişimize götüren yazılar, yaşamımızın, bahtımızın şeklüşemalini daha net görmemizi sağlar; üzülebiliriz bahtımıza yahut özleyebiliriz mutluluğumuzu. Bunları anımsayıp düşündükçe, üzüntü duyarız; nostalji burada başlıyor sanırım. Nostalji, ortak bir değer değildir aslen, geçmişi “yaşayabilen, canlandırabilen” kişilerin girebildiği bir seyir tünelidir, izler ama dokunamaz kişi.

Geçmişimi hatırlamayı seviyorum, geçmişimden parçaları. Kaybolan şiir defterlerimin birinde yer alan “ (…) tüm bunlar çarpışacak yeşil yüreğinde / ama yine de için bir garip, gözlerin dalgın olacak.” dizelerini yazdığım sokağı anımsıyorum hâlen. Anımsarken de sanki yeniden 19 yaşında oluyorum.

Geçmişime bazen olmadık tetiklemelerle gidiyorum. Az önceki gibi mesela, bir sitede Gameshow ismini görüyorum. Aklıma kocaman bir geçmiş geliyor. Bütün zavallılığı, bütün neşeleri, bütün değiştirilemezliğiyle.

Satırlar yazıp göndermem, çağrılarım geliyor.

Ve zaman ne kadar ilerlerse ilerlesin, nereye gidersek gidelim, ne yaparsak yapalım aslında hep aynı yerde olduğumuz gerçeğini fark ediyorum: Kafamızın içinde. Tüm yaşamımız burada geçiyor, geri kalan her şey bu yere ettikleri etki kadar varlar ve aslında hiçbir yere gitmiyoruz. Daima aynı kafanın içinde savrulup duruyoruz.

Yağmurlu ve kapalı havaları, hele bir de deniz kenarındaysa severim, söylemiştim. Geçmişte de en çok böyle havalarda kendimi bulurdum. Demek ki çocukluktan gelme bir rahatlık bu. Garip, kendini rahat hissetmek için neden böyle havalar daha güvenli gelmiştir bana acaba. Herhalde yağmur çılgın insan kitlesine zoraki bir çeki düzen verip onları zapt ettiği için. Olabilir.

“Okuma, yaz artık.” demişti abim geçen ayların birinde. Aslında bu tavsiyeye uymak istediğim için değil de tamamen isteksizlikten ötürü okumadığım için uymuş bulundum bu tavsiyeye. Şimdiyse bakıyorum, yazarken daha “ben” çıkıyor kelimelerim, cümlelerim. Okumamak, yazımızın kişisel kimliğimizin vereceği özgün şekli almasında faydalı bir süreç. Bundan eminim artık. Özgünlük. Özentisizlik. Etki altında kalmamışlık.

Toparlıyorum bir süredir, fiziksel anlamda, zamanında çokça verdiğim kiloları alıyorum geri, 10 kiloya yakın aldım, yağ oranım 4-6 %’lerden 7-8’lere geldi gerçi ama bu da düşük bir oran nihayetinde. Hem, hiç koşmuyorum. Ama yine koşmak için sabırsızlanıyorum. Koşunca tekrar 6’lara iner. Koşmak, hep söylediğim gibi, müthiş, çok sevdiğim bir eylem. Yaşadığımı hissettiriyor bana, kendi gücüm ve çabamla yol almak, yaşamın ne olduğu hakkında tatmin edici bir öğretim oluyor bana.

Bazen gözlerimi kapayıp gri bir havada, ince bir yağmurun altında, geçmişimle meçhul geleceğim arasında koştuğumu düşlüyorum.

Sanki birisi bir yerde, beni bekliyormuş gibi bir düşünceye düşüyorum sonra, bile bile kandırıyor olsam bile kendimi, iyi geliyor. Tüm geçmişimle birlikte ona koşuyormuşum gibi. Sanki. O’ndan kasıt bir insan mı, bir durum mu, bir yer mi, bir düşünce mi, bilmiyorum. “O” var mı, yok mu, ben gerçekten de ona ilerliyor muyum, bilmiyorum. Öyle değilse bile, böyle düşünmekle ne kaybediyorum? Umut da olmasa, yaşamaya katlanılamazdı çoğunlukla.

En güzel ay

Sonbaharla birlikte değişir aniden bakışım dünyaya.

Sıcaklık azaldığı gün (ki bugün gibi, 3 Eylül), biraz da yağmur yağdıysa, merhaba demiştir Sonbahar.

Sonbaharla birlikte, ister istemez, bir nostalji kaplar içimi. Gelecekten çok geçmişe bakmaya başlarım. İster istemez ağırbaşlı olurum, düşünceli, “kaybettiğini” (yaşadığını) bilen, bunu sindirmek zorunda kalmış biri.

Hafızamızı mı açıyor acaba bu mevsim değişikliği? Belki.

Yazın canlılığı yerini kışın kapalılığına bırakmaya başlar, biz de bunu uyum sağlarız.

Sonbahar, soğuk bir şeyler içip serinlediğin değil, sıcak bir çikolota içip içini ısıttığında gelmiş demektir. Bugün benim de yaptığım gibi.

Sonbahar, içimizi ortaya seren bir şiir aradığımız günlerdir. Anlatamayız dolarız da hani, işte bu dizeler deriz, tam ben. Şiir en güzel sonbaharda okunur.

Müzik seçimin de değişir istemsiz, harekete geçiren değil de ruhunda usulca gezinen, derinlere inen şeyler dinlemekten haz alırsın.

Bu ağırbaşlılık, düşüncelilik, hareketlerine de yansır. Hızlı gitmek değil de yavaş yürümek, yürürken hatırlamak, düşünmek istersin, eski duygularını yeniden yaşamak ister gibi, bir yandan da onları kaybettiğini hayıflanır gibi. Hüzündür sonbahar, güzel bir hüzün. Araç içinde bile yavaş, seyrede seyrede, hissede hissede gitmek istersin; söz gelimi küçükken gördüğün bir ağaç dalının hışırtısını tekrar yakalamak ister gibi camdan…

Sonbaharda işi değil de akışı istersin. Çıkarı değil de samimiyeti ararsın. Kavgayı değil de anlayışı beklersin. Sonbahar, insanlığın tamamlayıcı yüzüdür, savaşın bitip de yaraların sarımı, barışa duyulan gereksinimin ayırdına varılması… Dinlenmek, duymak ve düşünmek zamanı.

Eskiden, mevsimlerin etkisini değiştiremediğimiz zamanlarda, yazın değil de kışın daha sokulgan olduğumuza kuşku yok. Belki bir mağarada yazın nemli, daha da sıcağı istemediğimiz için sarılmıyorduk ancak herhâlde kışları daha da ısınmak için sarılıyorduk birbirimize. Belki bu yüzden sonbaharda sen sarıl, sana sarılınsın istersin. Sıcaktır insan. İnsan, insanla sıcaktır. Bunun için sonbaharın yalnızlığı ayrı bir acıtır insanı.

Kötülükler daha da kötü gelir, iyilikler yetindirmez, az gelir, çoğalsın istersin. Keşke herkes bir ateşin başında toplansa dersin.

En güzel yağmur sonbaharda yağar ve en güzel duyguların bir kısmı, en güzel bu ayda yaşanır. Bunu görenler dedi “Eylül’de Gel” diye, şüphen olmasın.

Odaya girdiğinde, iki ışık varsa kapatırsın birini benim yaptığım gibi. Genelde sevmesen bile loşluğu, sonbahar loşluğu hoşluk eder.

Şehir de uyar sonbahara, her şeyiyle. Hiçbir teknoloji dize getiremedi henüz, boynunu vuramadı sonbaharın. Parklar, sokaklar, ıslaklık, bulutlar, yel, nem; bir çeşit belirsizlik içinde belirginlik arama, belirginliğin önemini kavrama, tutunma.

Onsekizsindir yeniden, yirmisekiz olursun sonra, otuz olduğunu fark edersin sonra. Onsekizinde yaşadıkların sarmalar seni, yirmisekiz sonra.

İnsanlık ilk filmlerini sonbaharda keşfetmiştir, emin olun. İlk filmlerimiz anılarımızdı, güzelliklerdi, sıcaklıktı, hüzündü.

Sonbahar kahvedir, sevgilidir. Yalnız olsanız bile.

Hoşgeldin en sevdiğim mevsim.

Hoşgeldin ürpertim, hoşgeldin battaniyem.

Hoşgeldin eksikliklerim, tamam olduğumuz günlerin hatırına, yaşamaya devam, bir buruk gülümsemeyle. Neyse ki “çayımız sigaramız, bunlarımız tamam”.

Ezgi’nin Günlüğü’nün mevsimi, hoşgeldin.

Başım hep dik olacak, bu hayatı ben yaşadım, her şeyiyle. Kendi ellerimle. Ne kadar dönüp baksam aynı şeyi diyeceğim: Bendim. Kaybetmek, iyiydi, öğrettikten sonra dersler acı olabilir. Sonunda daha sağlam, daha iyi biri olduktan sonra, kayıplar kazançtır.

Saat, saatler, ömür, ömürler…

Saate baktım, dokuz buçuk olmak üzere. Birazdan on olacak. Sonra onbir. Sonra daha fazla, sonra yine dokuz buçuk ve sonra yine diğer saatler. Zaman sürekli işliyor, “an”lar daima  yaşanıyor, bugüne kadar yaşandığı gibi…

Geçenlerde abim bilmesi şaşkınlık getiren doğru ve güzel bir şey yazmıştı bana, aslında zamanın hızla geçip gitmediğiyle ilgili. Zaman hep işliyor, “an”lar geride bırakılırken dönüp baktığımızda bunların hepsinin sanki çok kısa bir zamanmış gibi gelmesinin sebebi, basit bir şekilde, hafızamızın zayıf olması. Esasında, nöroloji konusu hep ilgimi çektiği için bunu biliyordum ancak abim söyleyene kadar pek o kadar da “farkında” değildim bu zaman-zihin ilişkisinin.

Geçmişte kalan “an”ları hatırlamaya çalıştıkça aslında ne kadar “çok ve uzun” olduğu hakkında kolayca fikir edinebiliyoruz aklımıza yeni gelen az sayıdaki “an”larda bile. Evet, çok. Ve uzun. Ve ne kadar az şey yaptığımı, ne kadar tembel ve işe yaramaz olduğumu düşünüyorum kendime kızarak. Ne kadar çok şey yapabilecekken ne kadar çok boş şeylerle kendimi oyaladığımı. Nereye kadar böyle devam edecek bu?

Hayattaki en büyük sorunum, ne yapacağımı bilmemek olmamıştır genelde. Okul yıllarımdan bu yana süren kötü bir alışkanlıkla, benim sorunum, ne yapacağımı ve nasıl yapacağımı bilip yapmamak olmuştur. İlgimi çekmediğini sanıyorum aslında, bir açıklama getirmek istediğimde. Gerekli motivasyonum da pek olmuyor. Belki de bu motivasyon eksikliğinin sebebi, çok küçük yaşlardan itibaren ölüm olgusuna fazlaca dikkat göstermem oldu. Ölüm düşüncesi, her şeyi önemsizleştirme gücüne sahip, sakinken tabii. Yani, kendime karşı boşvermişliğimde de bu köklü düşünce dünyamın izi oluyor, başkalarına karşı boşvermişliğimin, affediciliğimin de. Fakat, değişiyorum. Belki daha kötü, fakat benim için daha iyi, çünkü daha yeni, eskinin üzerine bina edilen bir yeni olduğundan eskinin olumsuz yanlarını atıp olumlularını bırakma şansım var gibi geliyor.

Saatler, birbirini ardına devrilip diziliyor “an”lar hazneme. Belleğim her anı işlerken, her anı düzenlerken bana danışıyor aslında, yani beynimin başka bir kısmına.

Sonra, zihnimden tarihin çok çok öncelerinde yaşamış insanlar geçiyor. Sonra, mağara resimleri. Sonra, farklı coğrafyalara dağılmış binlerce yıl öncesine ait uygarlıklar. Sonra, modern çağda insanların meydana getirdikleri geliyor aklıma. Araçlardan çok, teknolojiyle gerçekleştirilen yeni sanat eserleri özellikle. Filmler, sesler, görseller…

Nereden geldik, nereye gidiyoruz. Nereye gitmeliyiz? Nasıl gitmeliyiz? Bu temel soruların yüzeysel bir ergen bunalımı işareti gibi göründüğünü kabul etsem de, sadece görüntüsü öyle. Oysa yalın fakat önemli bir soru ve tüm yaşam tecrübemi üstüne koyunca elde ettiğim biraz da bu.

Diğer yanım devreye giriyor sonra, insansı duygu ve düşüncelerden öte, adaptasyona ve soy sürdürmeye yönelik organizma pratikliği. Mesela bugün, soyumu devam ettirmem çok mantıklı göründü bana, daha doğrusu, dünyada ne kadar çok soysuz, düşük, alçak, hain, zalim, kötü, iğrenç insan olduğunu düşününce, tamam mükemmel biri olmasam da kendini birçok açıdan masum ve masun tutmayı başarmış biri olarak, benim gibi hatta benden iyi birilerinin, soyaçekim kanunlarının da yardımıyla, sayemde dünyaya gelebileceğini düşündüm. İlk bakışta, bu çirkin dünyaya yeni bedbahtlar getirmek pek yüce gibi görünmese de, bu hususta Böll’e katılmadığımı fark ettim. Bu savaşıma taze kan lazım, yoksa dünya daha da çirkin bir yer olacak. En az üç değil, belki üç belki hiç, belki bir belki çok daha fazla. Fakat bir görev olarak kanımın ve kendimin soyunu devam ettirmek gözüme hiç olmadığı kadar mantıklı gelmeye başladı. Proje çocuk yapacağım demiyorum, bunun bir insana kötülük olacağını sandığımdan, yapmam. Fakat, birbirlerinin çekimine ya da organizmik gereksinimlerine kapılıp da bilinçsizce çocuk yapanlardan farklı olacak benimki. İşin aslı, biliyorum sadece düşünmek kabildir bu türden bir şeyi (dünya hazır değil!), Cengiz Han gibi ben de sadece soyumu, kendi genlerimi evlilik mevlilik olmadan devam ettirmek isterdim. Mebzul miktarda anneyle!

Altında yatan bir miktar gerçeklik payıyla birlikte bu şakayı bir kenara bırakırsak, sanırım bana kadınlık yapmayı ve çocuklarımın annesi olmayı tüm kalbiyle isteyip kabul edecek birisini bulmak kalıyor geriye (daha da zoru, bu insanı gerçekten sevip istemem!). Yahut da bulunan bir kişiden bu uyumu sağlamasını –çok da uzatıp daha fazla vakit kaybetmeden– beklemek.

En bereketli dönemim, fizyolojik olarak, geçti mi geçmedi mi bilmem fakat en az bir on, on beş yıl daha kaliteli bir dönemim olduğuna inanıyorum. Bakalım.

Bu arada, saat on’a gelmek üzere. Dedim ya, zaman geçiyor.

Bir de, ütü yapmaktan nefret ettiğimi fark ettim. Az evvel yapmıştım. Pek beceremememin de etkisi var kuşkusuz ancak, çok becermek de istemiyorum. Açıkçası, yapmak zorunda kaldığım ancak beni geliştirmeyen, hiçbir amacıma anlamlı bir katkı sağlamayan bu gibi şeylere vakit ve çaba ayırmaktan bıkalı çok oluyor. Hatta bazen bu yüzden salıyorum kendimi, çöküntüde gibi bakımsız oluyorum. Yani sadece dünyaya bakışımdan değil, bu işlerden usandığımdan. Bu noktada, bir kadından beklentimin, ben başka yardımcılar temin edememişsem, bana (ya da benim için, yahut bizim için) bu yönden de hizmet etmesi olduğu aşikar. Modern feminik safsatalara girecek değilim, onları baya biliyorum. Ben kendimin ne istediğini biliyor ve bunu başta kendime olmak üzere açıkça söylüyorum. Yani, “tamamen geleneksel” biriyle pek anlaşamam sanırım ama bazı noktalarda gelenekçiliğe uygun katı beklentilerimin olduğu açık. Bana hazla hizmet etmekten zevk almayan, bana aşık ve sadık bir kadın beklemem çok şey olmasa gerek. Aslında, böyleleri olmuştu, belki de onlara şans vermeliydim fakat ya yeterince güzel değillerdi ya da yeterince akıllı. Yaş da önemli tabii, doğurganlık için.

Belki de beklenti ve ölçütlerimi değiştirmeliyim. Fakat bunu istemiyorum. Bunları değiştirmek bana daha çok taviz ve nihayetinde de istemediğim birini getirecek gibi seziyorum. Öyleyse, çıtayı düşürmektense yalnız kalmak daha iyi. Bu da ayrı bir kesinlik benim için.

Saat onu iki geçiyor.

Orada

Küçük bir çocukken, Aslan Kral’ı sinemada izlediğimde, müziğinin “beni alıp götürdüğünü” hissetmiştim. Bir çeşit mutluluk, oföri, sessizce yaşamak istediğim. Gözümde canlanırdı güzel, doğal manzaralar; kahverengi dağların arkada uzandığı bir nehir manzarası, yeşil bir orman bazen, bazen de şehrin içinde ışıklı, ağırbaşlı bir cadde, ve, bazen de fiziksel olarak tam tarif edemediğim bir mekân ve aslında daha çok bir ruh hâli.

Tanımadığım sesler çağırırdı beni. Böyle müziklerde diyorum tabii, yoksa durduk yerde gaipten değil. Yani ben o müziği, sesi beğendiğimde, o kadar beğenirdim ki, sesin geldiği o meçhul, o bilinmez, o güzel yerlere gitmek isterdim. O an gidemesem de bunu düşünebilmek bile beni mutlu ederdi. Hâlâ ediyor.

İlkokul üçüncü sınıftayken, muhtemelen aptalın teki olan ve sürekli boyalı kalemlerim olmadığı için beni rahatsız eden, resim öğretmenimiz bir gün sınıftaki herkese en beğendiği rengi sormuştu. Açıkçası, bugün sorsanız “en çok sevdiğim renk” gibi klişe bir soruya verilecek yanıtım yoktur. Ancak o günlerde vardı, sorun şu ki, o renk etrafta pek görebileceğiniz türden bir ton değildi. Rüyamda görmüştüm, ten rengini andırıyordu ama değil, daha yumuşak, daha güzel, bildiğin güzel, çok güzel bir renkti işte. Bazen gözlerimi kapatıp o rengi düşündüğümde bile biraz da olsa mutlu olmayı başarabilirdim, o kadar da güzel bir renk, ve şimdi tekrar o rengi yazarken hatırlaması bile bana iyi geliyor. Seviyorum o rengi.

Beni de kaldırıp en sevdiğim rengi sordu. Genelde dürüst bir insanımdır, doğruyu söyledim. Rüyamdaki renk öğretmenim dedim. Bana ne dediğini bilmiyorum sonra, umurumda olmadığı da belli, hatırlamadığıma göre. Bu cevabım birilerine gülünç gelmiş de olabilir, gülünçtü de aslına bakarsanız, ama gerçek buydu. Onlar da umrumda değildi, bende istemediklerimi umursamamak çok küçük yaşta gelişmiş doğal bir beceriydi.

Uzanıyorum, bir şeyler okuyorum, arkada çalan müzik birden beni içine çekiyor, ister istemez gözlerimi kapatıyorum ve bu sesin beni çağırdığı yere, bu sese, o yerlere gitmek istiyorum, mutluluk orada çünkü, orada mutlak mutluluk. Açık seçik değil o yerler, olsa belki daha iyi olurdu. Gizemli biraz, belirsiz, bir his esasen, bir oföri dedik ya işte. Ama güzel. Yalnız da olsan, zorluklar da olsa hayatında, beklenmedik bir anda bu yerleri düşünebilmenin verdiği geçici mutluluk bile yeni bir güç, yeni bir coşku veriyor insana. Aşağıya ilgili müziğin olduğu 4 dakikalık kesiti aldım, vurdu beni. (Artist: Electric Moonlight, Parça Adı: Tree of Life)

Ve ben artık, Nietzsche’nin de dediği gibi, hazırım, “Oraya gitmek istiyorum, oraya / Artık güvenim var koluma, kendime”