Bir Terapistten Erkeklere 30 Tavsiye

4-5 yıl önce okuduğum kitaptan hoşuma giden bir yerin fotoğrafını çekmiş, sonra bilgisayarıma atmışım. Şimdi bilgisayarımı yedeklerken gördüm. Bu fotoğrafı silmeden önce ilgili kısmı buraya yedeklemek ve başkalarının da okumasını sağlamak iyi olabilir. Tavsiyeler özellikle erkekler için yazılmış bir kitaptan erkeklere yönelik olduğu için bu başlığı atmak durumunda kaldım ama kadın erkek herkes için geçerli olabileceğini düşünüyorum. Bunlar Robert A. Glover isimli Amerikalı yazar ve terapistten. Çevirim çok iyi değil sanıyorum, düzeltmeniz/iyileştirmeniz varsa yorum yazabilirsiniz.

1) Eğer seni korkutan bir şeyse onu yap.

2) Kabullenme. Her kabullenişinde eline geçen tam olarak kabullendiğin şeydir.

3) Kendini en önceye koy.

4) Ne olduğunun bir önemi yok, üstesinden geleceksin.

5) Ne yaparsan yap, %100 yap.

6) Eğer her zaman yaptıklarını yaparsan her zaman elde ettiklerini elde edeceksin.

7) Bu gezegende ihtiyaçlarınız, istekleriniz ve mutluluğunuz için sorumluluk sahibi tek insan sizsiniz.

8) İsteklerin için sormaktan çekinme.

9) Yaptığın şey işe yaramıyorsa başka bir şey dene.

10) Açık, net ve direkt ol.

11) “Hayır” demeyi öğren.

12) Mazeret üretmeyin.

13) Eğer bir yetişkinsen kendi kurallarınızı koyacak yaştasın demektir.

14) İnsanların sana yardım etmesine izin ver.

15) Kendine karşı dürüst ol.

16) Kimsenin sana kötü davranmasına izin verme. Hiçkimsenin. Asla.

17) Kötü bir durumun değişmesini beklemek yerine kendini o durumdan çıkar.

18) Katlanılamaz şeye katlanma, asla.

19) Suçlamayı bırak. Kurbanlar asla başaramaz.

20) Dürüst yaşa. Neyi yapmanın doğru hissettireceğine karar ver ve onu yap.

21) Eylemlerinin ve davranışlarının sonuçlarını kabul et.

22) Kendine iyi ol.

23) “Bolluğu” düşün.

24) Zor durumlarla ve çatışmalarla yüzleş.

25) Hiçbir şeyi gizli kapaklı yapma.

26) Şimdi yap.

27) İstediğini elde edebilmek için sahip olduklarını bırakmaya istekli ol.

28) Eğlen. Eğer eğlenemiyorsan bir şeyler yanlış demektir.

29) Başarısızlığa yer açın. Hata yoktur, öğrenme deneyimleri vardır.

30) Kontrol bir yanılsamadır. Bırak, yaşam olsun.

 

  1. If it frightens you, do it.
  2. Don’t settle. Every time you settle, you get exactly what you settled for.
  3. Put yourself first.
  4. No matter what happens, you will handle it.
  5. Whatever you do, do it 100%.
  6. If you do what you have always done, you will get what you have always got.
  7. You are the only person on this planet responsible for your needs, wants, and happiness.
  8. Ask for what you want.
  9. If what you are doing isn’t working, try something different.
  10. Be clear and direct.
  11. Learn to say “no.”
  12. Don’t make excuses.
  13. If you are an adult, you are old enough to make your own rules.
  14. Let people help you.
  15. Be honest with yourself.
  16. Do not let anyone treat you badly. No one. Ever.
  17. Remove yourself from a bad situation instead of waiting for the situation to change.
  18. Don’t tolerate the intolerable — ever.
  19. Stop blaming. Victims never succeed.
  20. Live with integrity. Decide what feels right to you, then do it.
  21. Accept the consequences of your actions.
  22. Be good to yourself.
  23. Think “abundance.”
  24. Face difficult situations and conflict head on.
  25. Don’t do anything in secret.
  26. Do it now.
  27. Be willing to let go of what you have so you can get what you want.
  28. Have fun. If you are not having fun, something is wrong.
  29. Give yourself room to fail. There are no mistakes, only learning experiences.
  30. Control is an illusion. Let go; let life happen. It”
    Robert A. Glover, No More Mr. Nice Guy”

 

Jack London’un “Amentü”süne deneysel çevirmen yaklaşımım

Yukarıdaki görseli görünce Türkçesini aradım, bulamadım. Ararken, şiirin (adı Credo imiş) London’a ait olup olmadığını bile şüpheyle karşılayanlar gördüm. Şiirin kaynağını aramakla da uğraşmadım. Beğendiğim için ben çevireyim Türkçeye dedim (motamot bir çevirisini görünce hiç beğenmediğim için).

Yani şiirin özgün çevirisini ben yaptım, sosyal medya hesaplarımda da yayımladım. Şiirin aslından biraz uzaklaşmış olduğumu düşünebilirsiniz, doğrudur ama idare edin, serde ben de amatör şairim ya… Böylesi daha iyi dedim:

AMENTÜ

“Toz yerine kül olmayı yeğlerdim!
Yeğlerdim bir kıvılcım olup da parlamayı, yakmayı
Solup kalmaktansa çürümüş tahtalarda, tavan aralarında

Muhteşem bir meteor olurdum ben!
Her bir atomum yanardı alev alev
Göğü birbirine katmak daha iyidir
Uyuşmuş, ateşi sönmüş koca bir gezegenlikten

Erkek dediğin öyle iş olsun diye
Sırf var olmak için falan
Öylesine gönderilmedi dünyaya
Erkek dediğin bana kalırsa
Vazifelidir adam gibi yaşamaya

İşte bu yüzden yeminliyim
Köşede saksı gibi durup
Sayılı günlerimi uzatmak değil derdim
Her bir saatimi
Her bir dakikamı değerlendireceğim”

Şiir: Credo – Jack London
Çeviren: İlşad Özkan

“Sormadın gönlümün efkârı nedir”

İnternette sörf yaparken Ali Tekintüre ismini öğreniyorum (bu arada, eskiden sık kullanılan İngilizceden aşırma “internette sörf yapma” deyiminin modası geçti nedense). Yaptıklarına, yazdıklarına bakarken bir yerde, benim de pek sevdiğim gibi, modernite eleştirisini çaktığını görüyorum:

“Artık duygu dünyası da değişti. Bazı şeyler çok kolay elde edilir hale geldi. Kolay elde edilen şeylerin kıymeti olmaz. Bundan sonra kolay kolay ne bizim gibi yazanlar gelir ne de öyle okuyanlar… Çünkü o zamanın, o ortamın içinde yoğrulmuş insanlardık biz. Bugün bilgisayarla, internetle yoğrulan insanın duygusundan fazla bir şey bekleyemezsin.”

Ali Tekintüre merhum gibi, bence dibine kadar ilginç bir karakterden, bu konuya geçti zihnim sonra. Dediğine büyük oranda katılıyorum. İnternet, ilişki tüketimini hızlandıran önemli bir teknoloji. Tüketim çağı, tüketim kültürü, tüketim toplumu ve her şeyden önce bir tüketici olmak isteyen modern insan stereotipi ise, her şeyi olduğu gibi ilişkileri de, ne denli sindirdiğine bakmaksızın, sadece hızla tüketme peşinde…

Bu yüzden yaralarımızı, zayıflıklarımızı, korkularımızı, neredeyse herkesten ve her şeyden çok gizler olma yoluna gidebiliyoruz. Tüketim toplumu gücü yüceltirken, insani olan her şeyi pazarlayabileceği ölçüde öne çıkarıyor. Dayanışmayı, paylaşmayı, uzun soluklu ilişkileri, ilişkilerde derinleşmeyi, daha sağlam birliktelikleri sevmiyor tüketim kültürü; zira esasen bunlar tüketim çılgınlığını azaltma etkisi olabilecek şeyler. Tüketimin azaltılması, her şeyden önce bir tüketici görevi biçilmiş modern insan için bir tabu, yasak meyvedir. İnsanın bu kültüre olan doğal yatkınlığı da düşünülürse, bu algı oyunlarının devasa bir gizli örgütten çok, pazarlamacı ortak aklın ürünü olduğu ortada. İnsanı “insanlıktan” uzaklaştıran, her zamanki gibi, yine insanoğlu.

İlişkilerin, tarafların kendilerini gizleme yoluyla da derinleşememesinin sebebi, tarafların birer tüketici olduğu kadar aynı zamanda karşı taraf için birer tüketim nesnesi olduklarını artık benimsemiş olmalarıdır. Zayıf hissettiğimiz anlar dışında, yahut güven için, kendimizi birine açmak için dayanılmaz bir arzu duymak dışında, bu gizlerden bahsetmiyoruz. Çünkü, insan ilişkileri yalnızca karşılıklı bir tüketim alışverişine döndüğünden, kutsal tüketimin ise her şeye bir son kullanma tarihini biçtiğini çoktan kabullendiğimizden, en azından bizi en çok biz yapan o en özel şeyleri tükettirmek istemiyor, bir korunma refleksiyle, ilişkileri yüzeysel bırakmak pahasına, kendimize saklıyoruz. Kendimize sakladığımız dertlerin çoğalması da tüketim düzeninin işine yarar; yetersizlik hissi, tıbbi olarak yardıma muhtaç olma hâli gibi pek çok duygu ve düşünceden yine doğrudan veya dolaylı, mutlaka ekonomik bedelleri olan, yeni tüketimler yaparak kurtulmaya çalışmamız oldukça olası olur bu sayede. Bireyler arası dayanışma, destek, yardım, anlayış… Tüm bunlar, çoğu zaman, tamamen bedavadır; en azından ekonomik olarak. Tüketim tanrıları ise “gerçekten ve tamamen bedava” olan hiçbir şeyden hoşlanmaz.

Yaşanan gönül ilişkilerinin sayısı, yaşayan insan sayısının kat be kat fazlası şeklinde ve bu oran muhtemelen tarihte hiç olmadığı kadar yüksek. Sevgili/partner tüketim listemizin kabarması da bir kusurdan çok bir elbise değişimi gibi algılanabilir pekâlâ. Bunca yaşanan ilişkiye rağmen yalnızlığın ve buna bağlı ikincil etkilerin artması ise tüketim tanrılarının espri anlayışını yansıtıyor sanırım. Elbiseler çoğaldıkça giysisizlik hissinin artması gibidir belki de.

Oysa, insanı mutlu edecek ve ruhunu doyuracak olan ilişkiler, bu türden ilişkiler değil; daha özel, yani, gerçekten özel olan şeylerdir.

Sevmekse, geliştirilebilen ve geliştirilmesi de gereken bir beceri, bir zanaat.

Arabeskten dolaylı olarak bahsetmişken de sevdiğim bir Arapça şarkıyı koyayım.

Gelgit

Yalnızlık, zaman ilerledikçe içimde yeni kıvrımlar, yeni yollar, yeni çıkmaz sokaklar yaratıyor. Yalnızlığım uzadıkça, çoğaldıkça, bir noktadan sonra kimseyle paylaşılamayacak kadar büyük, iç içe geçmiş karmaşık bir şehir olacağını sanıyorum. Anlatamayacağım kimseye, anlatılamayacak.

Korkmuyorum fakat, yalnızlıktan, kök salışından; sağlamlaştırıyor bir yandan da. Bir yandan da… Düşündürüyor işte, nereye gideceksin, kiminle?

Her yeni başlayış, daha iyi içinken, daha iyi bir yenilgiyle sonlanıyor ve o kesin, o nihai, dönülmez yenilgiye atılan kocaman bir adım oluveriyor. Her yenilgiden sonra daha iyi bir öğrencisi olmak sevginin, teselli sayılır mı?

Yıllar önce, o gidip geldiğim 60 kilometrelik yolda, o zamanlar yeni çıktığını söyleyebileceğimiz, “Öptüm” albümü eşlik ediyordu bana arabada, “Her ayrılık zor, bin yıldır söyler dururum. / Öğrenmiyor kalp, görüldüğü üzere durumun.” dedikten sonra “Unuttun mu beni, her şeyimi? / Sildin mi bütün, izlerimi?” derdi. Şimdi oturduğum yerde, yine o karanlık yolda, yine kulaklarımı dolduran o sesi dinler gibiyim ve bu sefer daha anlamlı geliyor bu sözler: “Ben hâlâ dolaşıyorum avare / Hani görsen, enikonu divane.”

Şarkılar doluşur içime, yalnızlığıma, yeni anlamlar yükleyerek; semirir yalnızlığım. “Sen de olmazsan eğer, batar artık bu gemi…”

Hep savaşır eğilimler içimde, pes etmek sıkça geçse de aklımdan; o çok sevdiğim “Laocoön ve Oğulları Heykeli”ndeki Laocoön’ün direnişi gibi, bir mücadele ruhu kavrar omurgamı bazen. Yenilmek için erken, pes etmek içinse geç. Gerçi, kurtarılacak neyim var, Lacoön’ün aksine? Kurtaracak neyim? Her şeyden önce, nedenlerimi kaybeder oldum.

Tasarılarımın gerisindeyim, stresli ve tembelim, stresten kaçınmak için tembelliğe eğiliyorum. Aslında, anlam bulamıyorum pek. Belki de olumsuzluklar birbirini besleyip güçlendiriyordur.

Sonra, kelimeleri özlüyorum en çok. Güzel cümleleri, zihnimi yıldırım gibi hızlandıran, coşturan. Kelimelerde tutunacak bunca şey olmasını seviyorum. Sonra, ne çok şeyi sevdiğimi düşünüyorum. Kedileri mesela, köpekleri, ve, çok sayılı da olsa bazı insanları.

Sonra hatırlıyorum, istediğim hızda ve zamanda olmasa da elimi neye attımsa, neyi başaracağım dedimse başardığımı. Yine böyle olacağını biliyorum, beklenmedik bir çağımda ölmezsem. Gerçi, artık hayatımı daha çok riske atıyorum. Garip. Risk alabilirliğin yaşla ters orantılı olduğu düşünülür oysa, demek ki bu bir kural değilmiş.

Dişlerim kaşınıyor sonra, “o kırmızı oda” gibi umutsuzluğu ve zavallılığı içimden atınca, belki de içime dolması iyidir, mücadele ruhumu kaşımak için, kim bilir? Dişlerim kaşınıyor sonra, açken çiğ bir et görmüşüm gibi, gördüğümde onu almak istediğim gibi, hedeflerimi elde etmek ve çiğnemek istiyorum. Kendime geliyorum, kalbimin atışı, kanımın akışı yeniden güçlü bir düzen buluyor, batmıyor yani bu gemi, batsa da böyle batmayacak (umarım).

Kendime geliyorum, kılıçlarıma bakıyorum, henüz iki yanları da keserken… Zafere!

Bu arada, geçen aylarda duydum, müzikal kalitesini tartışmam:

https://www.youtube.com/watch?v=mJpdIxQd0nk

Nereden, nereye, niye

Yazmak, kelimelere can vermek, cansıza can vermek, bunun için “yaratıcılık”. Algı olarak tabii bu. Mesela diğer pek çok iş de bunu yapıyor; resim, heykel, müzik… Fakat yazı başka, yazı hem daha karmaşık hem daha direkt. Çünkü yazıda, yazarın ifade ettiği kelimeler yansır zihnimizde ve anlatılan gerçekliğin izdüşümü belirir kafamızın içinde. Bunun için okunan her yazı mutlak bir canlılık sağlar; okur, yazıya can verir.

Geçmişi düşünmek de, ister aracısız anımsamakla olsun ister bir yazıyla, farklı bir canlılık oluşturur. Yitip gitmiş, geri gelmeyecek olan, artık değişime uğramayacak olan donuk bir canlılıktır onunkisi. Hem canlıdır hem değil yani. Bunun için kendi geçmişimize götüren yazılar, yaşamımızın, bahtımızın şeklüşemalini daha net görmemizi sağlar; üzülebiliriz bahtımıza yahut özleyebiliriz mutluluğumuzu. Bunları anımsayıp düşündükçe, üzüntü duyarız; nostalji burada başlıyor sanırım. Nostalji, ortak bir değer değildir aslen, geçmişi “yaşayabilen, canlandırabilen” kişilerin girebildiği bir seyir tünelidir, izler ama dokunamaz kişi.

Geçmişimi hatırlamayı seviyorum, geçmişimden parçaları. Kaybolan şiir defterlerimin birinde yer alan “ (…) tüm bunlar çarpışacak yeşil yüreğinde / ama yine de için bir garip, gözlerin dalgın olacak.” dizelerini yazdığım sokağı anımsıyorum hâlen. Anımsarken de sanki yeniden 19 yaşında oluyorum.

Geçmişime bazen olmadık tetiklemelerle gidiyorum. Az önceki gibi mesela, bir sitede Gameshow ismini görüyorum. Aklıma kocaman bir geçmiş geliyor. Bütün zavallılığı, bütün neşeleri, bütün değiştirilemezliğiyle.

Satırlar yazıp göndermem, çağrılarım geliyor.

Ve zaman ne kadar ilerlerse ilerlesin, nereye gidersek gidelim, ne yaparsak yapalım aslında hep aynı yerde olduğumuz gerçeğini fark ediyorum: Kafamızın içinde. Tüm yaşamımız burada geçiyor, geri kalan her şey bu yere ettikleri etki kadar varlar ve aslında hiçbir yere gitmiyoruz. Daima aynı kafanın içinde savrulup duruyoruz.

Yağmurlu ve kapalı havaları, hele bir de deniz kenarındaysa severim, söylemiştim. Geçmişte de en çok böyle havalarda kendimi bulurdum. Demek ki çocukluktan gelme bir rahatlık bu. Garip, kendini rahat hissetmek için neden böyle havalar daha güvenli gelmiştir bana acaba. Herhalde yağmur çılgın insan kitlesine zoraki bir çeki düzen verip onları zapt ettiği için. Olabilir.

“Okuma, yaz artık.” demişti abim geçen ayların birinde. Aslında bu tavsiyeye uymak istediğim için değil de tamamen isteksizlikten ötürü okumadığım için uymuş bulundum bu tavsiyeye. Şimdiyse bakıyorum, yazarken daha “ben” çıkıyor kelimelerim, cümlelerim. Okumamak, yazımızın kişisel kimliğimizin vereceği özgün şekli almasında faydalı bir süreç. Bundan eminim artık. Özgünlük. Özentisizlik. Etki altında kalmamışlık.

Toparlıyorum bir süredir, fiziksel anlamda, zamanında çokça verdiğim kiloları alıyorum geri, 10 kiloya yakın aldım, yağ oranım 4-6 %’lerden 7-8’lere geldi gerçi ama bu da düşük bir oran nihayetinde. Hem, hiç koşmuyorum. Ama yine koşmak için sabırsızlanıyorum. Koşunca tekrar 6’lara iner. Koşmak, hep söylediğim gibi, müthiş, çok sevdiğim bir eylem. Yaşadığımı hissettiriyor bana, kendi gücüm ve çabamla yol almak, yaşamın ne olduğu hakkında tatmin edici bir öğretim oluyor bana.

Bazen gözlerimi kapayıp gri bir havada, ince bir yağmurun altında, geçmişimle meçhul geleceğim arasında koştuğumu düşlüyorum.

Sanki birisi bir yerde, beni bekliyormuş gibi bir düşünceye düşüyorum sonra, bile bile kandırıyor olsam bile kendimi, iyi geliyor. Tüm geçmişimle birlikte ona koşuyormuşum gibi. Sanki. O’ndan kasıt bir insan mı, bir durum mu, bir yer mi, bir düşünce mi, bilmiyorum. “O” var mı, yok mu, ben gerçekten de ona ilerliyor muyum, bilmiyorum. Öyle değilse bile, böyle düşünmekle ne kaybediyorum? Umut da olmasa, yaşamaya katlanılamazdı çoğunlukla.

En güzel ay

Sonbaharla birlikte değişir aniden bakışım dünyaya.

Sıcaklık azaldığı gün (ki bugün gibi, 3 Eylül), biraz da yağmur yağdıysa, merhaba demiştir Sonbahar.

Sonbaharla birlikte, ister istemez, bir nostalji kaplar içimi. Gelecekten çok geçmişe bakmaya başlarım. İster istemez ağırbaşlı olurum, düşünceli, “kaybettiğini” (yaşadığını) bilen, bunu sindirmek zorunda kalmış biri.

Hafızamızı mı açıyor acaba bu mevsim değişikliği? Belki.

Yazın canlılığı yerini kışın kapalılığına bırakmaya başlar, biz de bunu uyum sağlarız.

Sonbahar, soğuk bir şeyler içip serinlediğin değil, sıcak bir çikolota içip içini ısıttığında gelmiş demektir. Bugün benim de yaptığım gibi.

Sonbahar, içimizi ortaya seren bir şiir aradığımız günlerdir. Anlatamayız dolarız da hani, işte bu dizeler deriz, tam ben. Şiir en güzel sonbaharda okunur.

Müzik seçimin de değişir istemsiz, harekete geçiren değil de ruhunda usulca gezinen, derinlere inen şeyler dinlemekten haz alırsın.

Bu ağırbaşlılık, düşüncelilik, hareketlerine de yansır. Hızlı gitmek değil de yavaş yürümek, yürürken hatırlamak, düşünmek istersin, eski duygularını yeniden yaşamak ister gibi, bir yandan da onları kaybettiğini hayıflanır gibi. Hüzündür sonbahar, güzel bir hüzün. Araç içinde bile yavaş, seyrede seyrede, hissede hissede gitmek istersin; söz gelimi küçükken gördüğün bir ağaç dalının hışırtısını tekrar yakalamak ister gibi camdan…

Sonbaharda işi değil de akışı istersin. Çıkarı değil de samimiyeti ararsın. Kavgayı değil de anlayışı beklersin. Sonbahar, insanlığın tamamlayıcı yüzüdür, savaşın bitip de yaraların sarımı, barışa duyulan gereksinimin ayırdına varılması… Dinlenmek, duymak ve düşünmek zamanı.

Eskiden, mevsimlerin etkisini değiştiremediğimiz zamanlarda, yazın değil de kışın daha sokulgan olduğumuza kuşku yok. Belki bir mağarada yazın nemli, daha da sıcağı istemediğimiz için sarılmıyorduk ancak herhâlde kışları daha da ısınmak için sarılıyorduk birbirimize. Belki bu yüzden sonbaharda sen sarıl, sana sarılınsın istersin. Sıcaktır insan. İnsan, insanla sıcaktır. Bunun için sonbaharın yalnızlığı ayrı bir acıtır insanı.

Kötülükler daha da kötü gelir, iyilikler yetindirmez, az gelir, çoğalsın istersin. Keşke herkes bir ateşin başında toplansa dersin.

En güzel yağmur sonbaharda yağar ve en güzel duyguların bir kısmı, en güzel bu ayda yaşanır. Bunu görenler dedi “Eylül’de Gel” diye, şüphen olmasın.

Odaya girdiğinde, iki ışık varsa kapatırsın birini benim yaptığım gibi. Genelde sevmesen bile loşluğu, sonbahar loşluğu hoşluk eder.

Şehir de uyar sonbahara, her şeyiyle. Hiçbir teknoloji dize getiremedi henüz, boynunu vuramadı sonbaharın. Parklar, sokaklar, ıslaklık, bulutlar, yel, nem; bir çeşit belirsizlik içinde belirginlik arama, belirginliğin önemini kavrama, tutunma.

Onsekizsindir yeniden, yirmisekiz olursun sonra, otuz olduğunu fark edersin sonra. Onsekizinde yaşadıkların sarmalar seni, yirmisekiz sonra.

İnsanlık ilk filmlerini sonbaharda keşfetmiştir, emin olun. İlk filmlerimiz anılarımızdı, güzelliklerdi, sıcaklıktı, hüzündü.

Sonbahar kahvedir, sevgilidir. Yalnız olsanız bile.

Hoşgeldin en sevdiğim mevsim.

Hoşgeldin ürpertim, hoşgeldin battaniyem.

Hoşgeldin eksikliklerim, tamam olduğumuz günlerin hatırına, yaşamaya devam, bir buruk gülümsemeyle. Neyse ki “çayımız sigaramız, bunlarımız tamam”.

Ezgi’nin Günlüğü’nün mevsimi, hoşgeldin.

Başım hep dik olacak, bu hayatı ben yaşadım, her şeyiyle. Kendi ellerimle. Ne kadar dönüp baksam aynı şeyi diyeceğim: Bendim. Kaybetmek, iyiydi, öğrettikten sonra dersler acı olabilir. Sonunda daha sağlam, daha iyi biri olduktan sonra, kayıplar kazançtır.

Saat, saatler, ömür, ömürler…

Saate baktım, dokuz buçuk olmak üzere. Birazdan on olacak. Sonra onbir. Sonra daha fazla, sonra yine dokuz buçuk ve sonra yine diğer saatler. Zaman sürekli işliyor, “an”lar daima  yaşanıyor, bugüne kadar yaşandığı gibi…

Geçenlerde abim bilmesi şaşkınlık getiren doğru ve güzel bir şey yazmıştı bana, aslında zamanın hızla geçip gitmediğiyle ilgili. Zaman hep işliyor, “an”lar geride bırakılırken dönüp baktığımızda bunların hepsinin sanki çok kısa bir zamanmış gibi gelmesinin sebebi, basit bir şekilde, hafızamızın zayıf olması. Esasında, nöroloji konusu hep ilgimi çektiği için bunu biliyordum ancak abim söyleyene kadar pek o kadar da “farkında” değildim bu zaman-zihin ilişkisinin.

Geçmişte kalan “an”ları hatırlamaya çalıştıkça aslında ne kadar “çok ve uzun” olduğu hakkında kolayca fikir edinebiliyoruz aklımıza yeni gelen az sayıdaki “an”larda bile. Evet, çok. Ve uzun. Ve ne kadar az şey yaptığımı, ne kadar tembel ve işe yaramaz olduğumu düşünüyorum kendime kızarak. Ne kadar çok şey yapabilecekken ne kadar çok boş şeylerle kendimi oyaladığımı. Nereye kadar böyle devam edecek bu?

Hayattaki en büyük sorunum, ne yapacağımı bilmemek olmamıştır genelde. Okul yıllarımdan bu yana süren kötü bir alışkanlıkla, benim sorunum, ne yapacağımı ve nasıl yapacağımı bilip yapmamak olmuştur. İlgimi çekmediğini sanıyorum aslında, bir açıklama getirmek istediğimde. Gerekli motivasyonum da pek olmuyor. Belki de bu motivasyon eksikliğinin sebebi, çok küçük yaşlardan itibaren ölüm olgusuna fazlaca dikkat göstermem oldu. Ölüm düşüncesi, her şeyi önemsizleştirme gücüne sahip, sakinken tabii. Yani, kendime karşı boşvermişliğimde de bu köklü düşünce dünyamın izi oluyor, başkalarına karşı boşvermişliğimin, affediciliğimin de. Fakat, değişiyorum. Belki daha kötü, fakat benim için daha iyi, çünkü daha yeni, eskinin üzerine bina edilen bir yeni olduğundan eskinin olumsuz yanlarını atıp olumlularını bırakma şansım var gibi geliyor.

Saatler, birbirini ardına devrilip diziliyor “an”lar hazneme. Belleğim her anı işlerken, her anı düzenlerken bana danışıyor aslında, yani beynimin başka bir kısmına.

Sonra, zihnimden tarihin çok çok öncelerinde yaşamış insanlar geçiyor. Sonra, mağara resimleri. Sonra, farklı coğrafyalara dağılmış binlerce yıl öncesine ait uygarlıklar. Sonra, modern çağda insanların meydana getirdikleri geliyor aklıma. Araçlardan çok, teknolojiyle gerçekleştirilen yeni sanat eserleri özellikle. Filmler, sesler, görseller…

Nereden geldik, nereye gidiyoruz. Nereye gitmeliyiz? Nasıl gitmeliyiz? Bu temel soruların yüzeysel bir ergen bunalımı işareti gibi göründüğünü kabul etsem de, sadece görüntüsü öyle. Oysa yalın fakat önemli bir soru ve tüm yaşam tecrübemi üstüne koyunca elde ettiğim biraz da bu.

Diğer yanım devreye giriyor sonra, insansı duygu ve düşüncelerden öte, adaptasyona ve soy sürdürmeye yönelik organizma pratikliği. Mesela bugün, soyumu devam ettirmem çok mantıklı göründü bana, daha doğrusu, dünyada ne kadar çok soysuz, düşük, alçak, hain, zalim, kötü, iğrenç insan olduğunu düşününce, tamam mükemmel biri olmasam da kendini birçok açıdan masum ve masun tutmayı başarmış biri olarak, benim gibi hatta benden iyi birilerinin, soyaçekim kanunlarının da yardımıyla, sayemde dünyaya gelebileceğini düşündüm. İlk bakışta, bu çirkin dünyaya yeni bedbahtlar getirmek pek yüce gibi görünmese de, bu hususta Böll’e katılmadığımı fark ettim. Bu savaşıma taze kan lazım, yoksa dünya daha da çirkin bir yer olacak. En az üç değil, belki üç belki hiç, belki bir belki çok daha fazla. Fakat bir görev olarak kanımın ve kendimin soyunu devam ettirmek gözüme hiç olmadığı kadar mantıklı gelmeye başladı. Proje çocuk yapacağım demiyorum, bunun bir insana kötülük olacağını sandığımdan, yapmam. Fakat, birbirlerinin çekimine ya da organizmik gereksinimlerine kapılıp da bilinçsizce çocuk yapanlardan farklı olacak benimki. İşin aslı, biliyorum sadece düşünmek kabildir bu türden bir şeyi (dünya hazır değil!), Cengiz Han gibi ben de sadece soyumu, kendi genlerimi evlilik mevlilik olmadan devam ettirmek isterdim. Mebzul miktarda anneyle!

Altında yatan bir miktar gerçeklik payıyla birlikte bu şakayı bir kenara bırakırsak, sanırım bana kadınlık yapmayı ve çocuklarımın annesi olmayı tüm kalbiyle isteyip kabul edecek birisini bulmak kalıyor geriye (daha da zoru, bu insanı gerçekten sevip istemem!). Yahut da bulunan bir kişiden bu uyumu sağlamasını –çok da uzatıp daha fazla vakit kaybetmeden– beklemek.

En bereketli dönemim, fizyolojik olarak, geçti mi geçmedi mi bilmem fakat en az bir on, on beş yıl daha kaliteli bir dönemim olduğuna inanıyorum. Bakalım.

Bu arada, saat on’a gelmek üzere. Dedim ya, zaman geçiyor.

Bir de, ütü yapmaktan nefret ettiğimi fark ettim. Az evvel yapmıştım. Pek beceremememin de etkisi var kuşkusuz ancak, çok becermek de istemiyorum. Açıkçası, yapmak zorunda kaldığım ancak beni geliştirmeyen, hiçbir amacıma anlamlı bir katkı sağlamayan bu gibi şeylere vakit ve çaba ayırmaktan bıkalı çok oluyor. Hatta bazen bu yüzden salıyorum kendimi, çöküntüde gibi bakımsız oluyorum. Yani sadece dünyaya bakışımdan değil, bu işlerden usandığımdan. Bu noktada, bir kadından beklentimin, ben başka yardımcılar temin edememişsem, bana (ya da benim için, yahut bizim için) bu yönden de hizmet etmesi olduğu aşikar. Modern feminik safsatalara girecek değilim, onları baya biliyorum. Ben kendimin ne istediğini biliyor ve bunu başta kendime olmak üzere açıkça söylüyorum. Yani, “tamamen geleneksel” biriyle pek anlaşamam sanırım ama bazı noktalarda gelenekçiliğe uygun katı beklentilerimin olduğu açık. Bana hazla hizmet etmekten zevk almayan, bana aşık ve sadık bir kadın beklemem çok şey olmasa gerek. Aslında, böyleleri olmuştu, belki de onlara şans vermeliydim fakat ya yeterince güzel değillerdi ya da yeterince akıllı. Yaş da önemli tabii, doğurganlık için.

Belki de beklenti ve ölçütlerimi değiştirmeliyim. Fakat bunu istemiyorum. Bunları değiştirmek bana daha çok taviz ve nihayetinde de istemediğim birini getirecek gibi seziyorum. Öyleyse, çıtayı düşürmektense yalnız kalmak daha iyi. Bu da ayrı bir kesinlik benim için.

Saat onu iki geçiyor.

Orada

Küçük bir çocukken, Aslan Kral’ı sinemada izlediğimde, müziğinin “beni alıp götürdüğünü” hissetmiştim. Bir çeşit mutluluk, oföri, sessizce yaşamak istediğim. Gözümde canlanırdı güzel, doğal manzaralar; kahverengi dağların arkada uzandığı bir nehir manzarası, yeşil bir orman bazen, bazen de şehrin içinde ışıklı, ağırbaşlı bir cadde, ve, bazen de fiziksel olarak tam tarif edemediğim bir mekân ve aslında daha çok bir ruh hâli.

Tanımadığım sesler çağırırdı beni. Böyle müziklerde diyorum tabii, yoksa durduk yerde gaipten değil. Yani ben o müziği, sesi beğendiğimde, o kadar beğenirdim ki, sesin geldiği o meçhul, o bilinmez, o güzel yerlere gitmek isterdim. O an gidemesem de bunu düşünebilmek bile beni mutlu ederdi. Hâlâ ediyor.

İlkokul üçüncü sınıftayken, muhtemelen aptalın teki olan ve sürekli boyalı kalemlerim olmadığı için beni rahatsız eden, resim öğretmenimiz bir gün sınıftaki herkese en beğendiği rengi sormuştu. Açıkçası, bugün sorsanız “en çok sevdiğim renk” gibi klişe bir soruya verilecek yanıtım yoktur. Ancak o günlerde vardı, sorun şu ki, o renk etrafta pek görebileceğiniz türden bir ton değildi. Rüyamda görmüştüm, ten rengini andırıyordu ama değil, daha yumuşak, daha güzel, bildiğin güzel, çok güzel bir renkti işte. Bazen gözlerimi kapatıp o rengi düşündüğümde bile biraz da olsa mutlu olmayı başarabilirdim, o kadar da güzel bir renk, ve şimdi tekrar o rengi yazarken hatırlaması bile bana iyi geliyor. Seviyorum o rengi.

Beni de kaldırıp en sevdiğim rengi sordu. Genelde dürüst bir insanımdır, doğruyu söyledim. Rüyamdaki renk öğretmenim dedim. Bana ne dediğini bilmiyorum sonra, umurumda olmadığı da belli, hatırlamadığıma göre. Bu cevabım birilerine gülünç gelmiş de olabilir, gülünçtü de aslına bakarsanız, ama gerçek buydu. Onlar da umrumda değildi, bende istemediklerimi umursamamak çok küçük yaşta gelişmiş doğal bir beceriydi.

Uzanıyorum, bir şeyler okuyorum, arkada çalan müzik birden beni içine çekiyor, ister istemez gözlerimi kapatıyorum ve bu sesin beni çağırdığı yere, bu sese, o yerlere gitmek istiyorum, mutluluk orada çünkü, orada mutlak mutluluk. Açık seçik değil o yerler, olsa belki daha iyi olurdu. Gizemli biraz, belirsiz, bir his esasen, bir oföri dedik ya işte. Ama güzel. Yalnız da olsan, zorluklar da olsa hayatında, beklenmedik bir anda bu yerleri düşünebilmenin verdiği geçici mutluluk bile yeni bir güç, yeni bir coşku veriyor insana. Aşağıya ilgili müziğin olduğu 4 dakikalık kesiti aldım, vurdu beni. (Artist: Electric Moonlight, Parça Adı: Tree of Life)

Ve ben artık, Nietzsche’nin de dediği gibi, hazırım, “Oraya gitmek istiyorum, oraya / Artık güvenim var koluma, kendime”

Eski sevgilimle röportaj yapabilir miyim?

Tabii ki yapamazsın, salak. İlk, tek ve son yanıt buydu, budur; ama böyle dememiştim. Her ne kadar “medeni” olsam da pop-kültürün çok dışında, kendi kültürümü yaşıyor ve yaşatıyorum ilişkilerimde. Bu alana da etki edemez akımlar, modalar, şunlar bunlar. Bu alanı benim biyolojik sistemim, kodlarım belirliyor en çok.

Oysa o travmatik bir ilişkiden çıktığı için, kendini bile göremeyen ve kendini tamamen yaptığı sanat sandığı küçük maskaralığa adayan kişi için her şeyini yitirdiğinden, ona çok ayrıcalıklı davranıyordum. İşin aslı, hayatımda ilk defa bir kadına güvenmeye karar vermiştim, bunu hak ettiğini düşünüyordum, çünkü daha önce kimse onun kadar uygun gelmemişti bana ve kimseyi onun kadar sevmemiştim. Ben böyle düşünürken ondan ardı ardına salaklıklar geliyor, her seferinde sinirimi yutuyor (bu konuda çok başarılıyımdır), onun kendini toparlayınca aklının da başına geleceğini düşünüyordum. Sanıyordum ki, köreltici bir aşırı baskıdan sonra bu sefer düzgün bir erkek ve sağlıklı bir alan bulunca “aşırıya” gidiyordu ve bu aşırı istekleri normalleşecekti.

Öfkelen, önce yapmak zorunda mısın diye sor falan. Sonra baktın kararlı, ona güven. Yut, güven, bunu hak ediyor.

Madem öyle, evet, ama ben de olacağım röportaj esnasında.

Olmak istemiyordum, çünkü katlanabileceğimden hiç emin değildim; misal röportajın ortasında herif benim farklı yorumlayabileceğim bir şekilde sırıtsa, hiçbir şey demeden yumruğu yapıştırıp yapıştırmayacağımdan emin olamıyordum; yapıştırmasam kendimle nasıl yaşayacaktım, yapıştırsam da bu kabalığımı neyle izah edecektim (en başta izin vermeseydin demezler mi adama). Zaten o projenin hiçbir şeyini istemiyordum, onu kabul etmem de ayrı bir yenilgiydi, kattığı değer bizim önceliğimiz olmamalıydı. Onun içindi oysa, o da benim için olduğunu sanıyordu ama ben de onun buluşu olduğu için sonuna kadar desteklemek istemiştim.

Üst başımı giyemiyordum, güneşli havalarda pardesüm yanımda geziyordum. Dişlerim kirlenmişti, ağzım kokuyordu; bunun bile tam olarak farkında değildim, daha doğrusu bunun için bile harekete geçemiyordum.Hayatımın en zor yılıydı, ondan ve ilişkimizden bağımsız bambaşka, saçma sapan bir sorun ve onun zayıflatıcı stresi vardı hayatımda. İlk kez bu denli büyüktü bir maddi sorun ve henüz antikor üretememişti bünyem. Beni eziyordu, her alandaki “ben”i olumsuz etkilemişti, ilişkime de çok dikkat edemiyordum. Şimdi gelsin aynı sorun, ki geldi de, tekrar çözdüm, hiç yorulmadan hem de, hiç canımı sıkmadan. Öyle bir sorun yaşayıp aştığıma da şimdi memnunum, daha güçlü hissediyorum artık kendimi.

O röportaj olmadı. İyi oldu. Ama bol miktarda bambaşka saçmalıklar yaptı.

Gulp. Ona güven, vakit tanı.

Başka konularda da saçmalıklar yaptı. Ona fazla saygı duydum.

Aslında eski prensiplerimin ve doğamı yaşamanın beni ne kadar sağlıklı tuttuğunu da ondan sonra anlama şansım oldu ve birisine haddinden fazla serbesti tanımanın saçmalığını yaşayarak görmüş oldum.

Benim ilişkimde, benim kurallarım olmalıydı ve bunları herhangi bir kişi için esnetmek, değiştirmek, kaldırmak dünyanın en gerizekalıca işiydi.

Kendine aslında hiç güveni olmayan, içine kapanık, bencil ve sorumsuz bir ruh hastası değildim ki herhangi birinin hangi sebepler olursa olsun bunlara aykırı davranmasına izin vereyim.

O günleri hatırladığımda hissettiğim tek şey kendime duyduğum büyük bir kızgınlık. Ayrıca, hiç âdetim olmadığı hâlde ilk defa birisinin duygusal durumundan ötürü verdiği saçma sapan sözlerine, yeminlerine, aşk ilanlarına inanmam. İlk defa birisini bu kadar beğenip sevince onun her yönden ideal olduğu yanılgısına düşmem, sanki lisedeyiz, neyin kafası idiyse artık bendeki.

Hep diyorum ki, o dönemki bu hatamın erkenden farkına varamamın sebebi o dönemki diğer stres olabilir. Nihayetinde, iş işten geçtikten sonra bir önemi yok. Kimse için değişmemekte de büyük yarar var, değişim zaten kendiliğinden olur, taviz şeklinde olmamalı.

***

Seminer işi olgunlaşacak. İkinci ve üçüncü kitaplar biraz ilgiyle baskıyı bekliyor denebilir. Bu sene ikisi de yetişebilir. Bir de şirket kurasım var, birkaç ay araştırma yapıp kuracak gibiyim. Girdiğim hiçbir işte başarısız olmadığımı görüyorum dönüp baktığımda, hatta o 19 yaşındaki şirket ortaklığı deneyimimde bile. Öyleyse, şimdi neden farklı olsun? Bu şirket işini düşünmemin sebebi de zaten 2014 yılında verdiğim zengin olma kararı. Paraya değer vermeyişimin beni soktuğu durumları kabul edemeyişim. O durumun tekrarını imkânsız hâle getirerek para denilen araç konusundaki olası bir dip sıkıntıyı kendi tarihime gömmek.

***

Antrenmanlara devam ediyorum, sporcu besini kullanmayı düşünüyorum. Bayadır da kullanmıyordum.

Derken yine aklıma geliyor, bana “gerekirse artık steroid kullan” demesi. O kadar kendimden geçmişim ki bu lafa bile gereken karşılığı veremeyişim.

Hayır, steroid kullanmak istemiyorum. Her şeyi geçtim, bunu yaptığım zaman hiçbir insana “kullanma” diyemem. Bunu demem gereken bir yerde olduğum için de bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kullanmayı düşünüyorum.

Doğal yapımın minyon, kemik yapımın da zarif (ince) olması dışında, hormon yönünden hiçbir sorunum yok. Yağ-kas oranı olarak da komple kas olduğum söylenebilir. Kütle için biraz desteğe ihtiyacım var ancak doğal karışımlar hazırlamaya vaktim yok, sürekli bir şeyler yemeye uygun bir yaşantım da yok. Mide hacmim kısıtlı, kalori ihtiyacım da artık karşılayamadığım kadar yüksek olduğu için hem enerji hem de besin yükü yönünden yüksek profildeki eklemeler yapmam lazım. Dolayısıyla en iyi çözüm de sporcu besinlerinde oluyor.

Bu arada, sabredip hemen değil de birkaç ay biraz bacak çalışıp öyle koşulara başladığım için, çok mutluyum. Henüz dizlerimde sorun çıkmadı, depar bile atıyorum. Çok az kişi koşmayı ne kadar sevdiğimi biliyordur ve daha azı bunun benim için neler hissettirdiğini anlayabilir.

Kendi bacaklarımla istediğim hızda koşmak, mesafe, yol almak, hava akımını vücudumda hissetmek, çok hızlı giderken efor yönünden zorlanmadan çevreyi kontrol edebilmek… Daha bir sürü şey. Sanırım koşmaya dair hemen her şeyi seviyorum.

Umarım bundan sonra, en azından bir on yıl daha, böyle hızlı koşabilirim.

İki gün sonra 30 yaşımı bitiriyorum. Saçma sapan, asılsız, boş dilek ve arzulara dayalı bir istek olarak değil, bu kilometre taşının gerçekten hayatımın birçok yönünden değişeceği bir dönemin başlangıç noktası olduğunu hissediyorum. Histen çok sezgi, sezgiden çok özgüven aslında. Taşları diziyorum, oyunu kuruyorum, kuralları biliyorum, ilk hamlemi yapmak üzereyim, sonunu görebiliyorum.

Doğum günümü bahane edip bana parfüm falan satın alacak bir sevgilim yok bu sefer, ben de kendime 8-10 parfüm aldım geçenlerde. Hatta bu gibi sebepler yüzünden insanlar benim kimliğimle ilgili şüpheye düşüyorlar bazen.

Burada bir hakimle bir vergi müfettiş arkadaş var. Bu alımdan haberleri oldu misafirliğe geldiklerinde ister istemez, başka şeylerle de birleştirince hakim dedi ki ben senin maaşına inanmıyorum (o inanmıyor, ben inanAmıyorum, farklı şeyler, bu paraya nasıl tam zamanlı çalışmayı kabul ettim hâlen çözmüş değilim, belki de meşum 2014 etkisi yüzündendi). Bu kadar az alamazsın. Ben işte şu kadar parayla şu bu sıkıntıya düşebilirken sen kimsin de bu şekilde hareket edebiliyorsun, gibi şeyler. Çok güldük. Evet, ek gelirlerim var, kitaptır, çok ufak tefek başka işlerdir falan ancak maaşım bu, az. Ben de onlara, sizin kadar maaş alsam, o kadar sabitim olsa uçakla gezerdim dedim. Şaka tabii, uçak olmaz ama helikopter olurdu (korkma bu da şaka, bazen kiralardım sadece).

Bir de, insanlar hem dürüst, hem meşru (halk arasında helal dedikleri cinsten) hem de çok olacak şekilde para kazanmayı gerçekten de bilmiyorlar. İşe başlamamla birlikte tekrardan iş çevresine girdiğimde bu gerçeği dehşetle fark ettim. Belki de artık para kazanmayı tasarladığım için bu alandaki cehalet ve eksiklik dikkatimi çekti, algıda seçicilik hesabı.

Korkular içerisinde yaşıyorlar, bir sürü korku, belki de ana sebep budur. İkincisi aptallık (para kazandıran gerçek dinamikleri eksik ya da yanlış tespit etmeleri). Üçüncüsü de tembellik (buna kendi işlerini yapmayışları eşlik ediyor, kendi işleri olsa çoğu insan çok daha çalışkan, üretken ve verimli çalışırdı). Ahlaksız ve meşru olmayan sebeplere hiç girmiyorum, o şekilde kazanılan paranın yenebileceğini de düşünmüyorum, ayrıca o şekilde kazanılan paralar kişiliğimizi besleyip bizi yüceltemez, öz saygıyı da tüketir. Onlar zaten konumuz dışı.

Para olgusu dün ne kadar saçmaysa bugün de o kadar saçma benim için ancak artık dışında değilim sistemin, kalmayacağım, büyük bir kararlılıkla tam içindeyim. Böyle anlamsız bir şeyi tasarladığım kadar elde edip de anlamlı bir şekilde değerlendirip kullanamazsam ne yaparım ondan emin değilim. Onu da o zaman düşünürüm.

Sayıklamalar

Dün bunları yazmışım, uyuyup kalmadan önce:

Yazı yazmak, konusu fitness ya da filler olsun fark etmeksizin, kaçındığım bir iş olmuş. Sanırım, şimdilik hatırlamak istemediğim şeyleri hatırlatıyor yazma deneyimi bana. Ya da hatırlatmıyor, müthiş bir tembelimdir belki sadece. Bakıyorum, öyle de değil. Ne öyleyse? Motivasyon eksikliği. Olsa olsa…

Motivasyon dememeli belki de, Maslow’un us gücünden uydurduğu, ne yazık ki çoğunlukla da geçerli olan, piramitte eksik bloklar vardır belki. Belki öyle olmasaydı, kendimi âdeta tuttuğum günlerin sonunda bir gece sızarcasına uyuyacağım bir an yerine daha dinç anlarımda yazardım.

***

İstanbul yine her zamanki gibi kalabalıktı, “insan seli” klişesini pek sevmiyorum, İstanbul’u ifade etmek için doğru benzetme değil. İstanbul için doğru benzetme, eski bir küflü halıyı kaldırınca ışığın altında çılgınca sağa sola kaçışan binlerce böcektir. Sel, adı afet diye düzensiz değildir; hatta belki de afetler içinde en düzenlisi seldir. Derinde kalmış yollardan geçer su, bizim hoşumuza gitmese de düzenlidir esasen. Oysa kara, küçük, çirkin, çılgın böceklerin koşuşturmacasında en ufak bir düzen yoktur; belki can havlidir, belki çaresizliktir, belki aklın yitip gitmesidir; İstanbul’un üst üste yığılmış insanlarında hepsi vardır.

Güzel gibi yerler, anlar da yok değil, vardır tek tük. Ha bir de, bu gelmemde durmadım evde, duramadım. Güzeldi esasen. Şu böcekler desen, onları zaten kanıksadığım için pek batmadı. Uzak durmaya çalışıyorum. Yaşam bu değil çünkü, en azından insan türüne, türümü geçtim kendime, yaraştırdığım şey bu değil.

***

Zinde Türkiye’ye ufak bir dokunuş başladı. Yeni bir sitede, sıfırdan olur mu; göreceğiz. Hiç kasmıyorum. İkinci ve üçüncü kitabın grafik sorununu çözememişken tamamlamak üzere yazacağım birkaç bölümü neredeyse altı aydır tamamlayamama ne demeli? Buna da iş yüzünden diyorum.

***

Çalışanları eve götüren servis minibüsünde olmakla, şirketin “biznıs kılas” koltuğunda sağa sola gidip geliyor olmanın anlamsal açıdan çok da farkı yok. Konfor dışında belki de hiçbir farkı yok. Oysa birindeki kendini düşük ya da kötü hissedebilirken diğeri de kendini yüce, başarılı falan hissedebiliyor. Her ikisi de saçma. En saçma olanı ise, bunca insanın bunca saçmalığı kanıksaması, bunu sağlıklı, doğal bir düzen sanmaları. Hatta en ufak bir alternatifleri bile yok. Yaşam tasavvurları dahi olmayan ne kadar çok, buna karşın kendi yaşam tanımına göre bir yaşantıyı eline almak için mücadele eden ne kadar az sayıda insan var. Geri kalanı sağa sola koşuşturan böcektir belki de. Elbette, böcekleri görebilmek önce halıyı kaldırmak, sonra üstten bakmak gerekiyor.

Üstten bakmak ya da böcek benzetmesini falan kullanmak, aşağılama ve kibir kalıpları içerisinde görünse de yazının semantiğine uygun, “teşbihte hata olmaz” kontenjanı öğeleridir.

***

Gözlerim kapanıyor, uyukluyorum bazen. Dizüstü bilgisayarın ışığı gözlerimi aşırı rahatsız ediyor. Yazdıklarımı kısık gözlerle seçmeye çalışıyorum; klavyeye alışık parmaklarımın neredeyse kendi kendine çalışması da olmasa, yazıyı sürdürmek mümkün olmazdı.

***

Bir şeyler yapmadıkça bunun diğer hiçbir gerilime benzemeyen gerilimini artan dozlarda duyuyorum.

Gözlerim kapanırken başka yerlerde oluyorum, bedenimle sanki. Uyandığımda geçiyor bu. Sızmayı bu yüzden seviyorum, sızmadan önceki yarı düş yarı gerçek küçücük cennet anları yarattığı için.

Kabus görenler de vardır belki böyle durumlarda. Onlardan olmak istemezdim.

Zaten uyanıkken yeterince kâbus görüyoruz.

***

Neşem yerinde gayet. Güneşli günler de hızla artıyor, yakında bundan yakınacağız.

Yakınmayı da içten içe seven sayısız insan vardır. Konuşacak pek az şeyleri olduğundan, hep aynı şeyler de olsa bir konuşma nedeni ortaya çıksın diye çoğu seviniyordur  bu insanların; konuşmayı unuttukları ve hayal satın almakla ömür doldurdukları için olabilir.

***

Uyumak ne tatlı.