Yüzüme çarpan yel, suya düşen damla

Kapalı havaları seviyorum, daha doğrusu, haz alıyorum. Hele bir de fırtına ya da ince bir yağmur varsa bu haz katlanıyor. Güneş ışınlarının önü kesilmişken griye veya turuncuya dönen gökyüzünün rengi, ister doğal bir ortam isterse insan yapısı bir yer olsun fırtına çıkınca ara verilen işler dolayısıyla oluşan sessizlik, diğer tüm şeyler, hepsi hoşuma gidiyor.

Doğal afetleri, canlıların gördüğü zararı seviyorum, severim demiyorum, ben sadece fırtınaları ve yağmurları sevdiğimi söylüyorum. Yanlış anlaşılmasın.

Dinlemesi de ayrı bir zevk; rüzgârın ara ara daha da kuvvetlenince çıkardığı ıslıklar, boyun eğdirdiği ağaçların çaresiz fakat şikâyetçi olmayan yapraklarının sesi, hele bir de akarsuya düşen yağmur damlaları varsa… Eşsiz bir senfoni oluyor.

Gerçi, ben bir akarsuya fırtına çıkmadan da hafif bir yağmur yağsa çok memnun oluyorum. Durup seyretmek, sesini duymak beni dinlendiriyor. Fırtına seyretmek de dinlendiriyor ama hangisinin daha çok dinlendirdiğini bilemiyorum, bunun üstüne hiç düşünmedim. Öyleyse şu an düşüneyim, bir bakalım…

Şimdi düşününce de aralarında tercih yapamadım, ikisi de çok dinlendirici.

Bir fırtına, bir yağış esnasında kendi bedenim içinde sağlıklı olmaktır belki hazzı veren gizli şeylerden biri. Belki bir sığınakta olmaktır. Gerçi, dışarıda olup içerisinde olmayı da seviyorum ancak tabii ki başıma bir şey gelse fikrim değişebilir.

Güzel şey sonuçta; fırtına, yağmur, doğa.

 

Sömürüsüz Sömürgecilik

Kitaro konseri, müzikal ve şov yönünden dev bir hayal kırıklığı olmuştu benim için. Belki de Kitaro sahne insanı değildir de stüdyo insanıdır. Tabii böyleyse bile tüm suç onun değil, sahne tasarımı, efektleri, hepsi ama hepsi berbattı; lise müsameresi gibi. Dandik bir ışıklandırma, arkaplanda PowerPoint sunumları gibi değişen resimler, hepsi bu. Üzülmüştüm buna.

Yanni’de sahne havası var, kabul, prodüksiyonları da daha sağlam oluyor ama sahne havası da var. Durduğu yerde bile bir şeyler yapıyor işte, bir şeyler. Rainmaker’ın videosu var aşağıda. Bu parçada hakim bir ton var: Akdeniz. Bunu dinlediğinizde akla Akdeniz gelmeli; İtalya, Türkiye, Yunanistan. Fakat Afrika’dan, Güney Amerika’dan da esinti var. Birer çimdik de Okyanusya ve Uzak Asya belki. Sömürgeciliğin savaşsız olanını düşünün, sanki bu halklar kaynaşmış da bu müziği beraber yapmışlar gibi. Elbette, böyle bir şey olmadı, olamazdı ve olmayacak fakat sanatçıların hayallerinde tüm güzellikler mümkün.

https://www.youtube.com/watch?v=c8RALJ4LAPQ

Stairway to Heaven

Merdivenlerden çıkarken “Stairway to Heaven” aklıma gelmişti, Cennet’e Merdiven. Bu şarkıyı ilk olarak 10-11 yıl önce olacak, abim sayesinde duymuştum; o dinlerdi, ben de dinlerdim. Bilgisayardaki müzik listesini açınca Winamp’da bu da çıkardı ve dinlerdim. İngilizce bilmiyordum, yine de güzel geliyordu kulağıma ve dinliyordum. Daha sonra hiçbir zaman dönüp de sözlerini anlamaya çalışmadım. Şimdi, yani o zaman, ben merdivenleri çıkarken aklıma geldiğinde şarkının anlattıklarının neşemle, keyfimle, mutluluğumla, coşkumla uyuşmadığını biliyorum yine de, çünkü ritimde biraz hüzün, biraz isyan, biraz zorlukların karşısındaki umut var ancak benim duygularımın hiçbirinde bu yok. Ben sadece şarkının adının anlamıyla ilgileniyorum: Cennet’e Merdiven; Cennetime çıkan merdiven. İkinci katın da merdivenlerini çıkmaya başladığımda kapıda onu göreceğimi sanıyorum, yanılmıyorum da, aralık kapıdan başını uzatıyor, karnım, kalbim, beynim, eşsiz bir coşku kokteyliyle doluyor, bir çeşit sarhoşluk ancak alkol sarhoşluğu gibi uyuşturucu değil, ayak parmak uçlarıma kadar uyarıcı. Tamamen, her hücreme kadar canlılık hissediyorum.

Buna benzer duyguyu, o zaman bu şarkı aklıma gelmeden ancak yine benzer merivenleri çıkarken ancak o merdivenler Beşiktaş’ta değil de Kadıköy’deyken, yaşıyordum. Tek farkı, o zaman iki kat değil tek kat merdiven çıkardım. Aynı coşkuyla, aynı mutlulukla; ve yine bir baş vardı orada, kapıyı aralayıp bana gülümseyen, beni bekleyen, kavuşmak için son adımlarımı ikişer üçer basamak attıran.

O zaman yanılmış mıydım? O zaman dediğim, bu satırları yazmamdan sekiz, Beşiktaş’taki merdivenleri çıkmamdan ise altı sene öncesi. Araya giren birçok reklamı bir kenara bırakırsak, her iki film seçimim de bence iyidi, şu var ki, elbette, ikinci film seçimim ilkinden ve aradaki reklamlardan edindiğim tecrübelerden ötürü çok daha iyiydi. Fakat şu var ki, son değerlendirmede onun da yanlış bir seçim olduğunu, filmin sonuna bakarak, ileri sürebiliriz. Aradaki insanları “reklam” olarak değerlendirmek de beni rahatsız etmiyor, bunu hepimiz biliyorduk; hem, bir reklam kendini filme dönüştüremiyorsa burada suç reklamındır. Yani aslında, kimse peşinen reklam değildir de sonradan reklam olmuştur, yahut reklam önyargısıyla yaklaşmışsam bile bunu değiştirememeleri kendi sorumluluklarındadır.

Bir başka Cennet olabilir, olmayadabilir; olması gerekmiyor, olmaması da gerekmiyor. Bazen yalnızlık hissediyorum sadece. Bazen bir şeyleri paylaşamamanın eksikliğini. Bununla birlikte, deneyimin ve yalnızlığın bugün bana eskisinden daha güçlü bir kişilik kazandırdığını anlıyor, görüyorum. En azından “kayıp” görünen şeylerden büyük sayılabilecek kazanımlar elde etmek güzel. Teselli ikramiyesi dedikleri türden değil, belki de büyük ödül budur.

İleri bakıyorum bu sebepten, bazı şeyleri asla göremiyor, seçemiyor yahut tahmin edemiyorum. Üçüncü filmin olup olmayacağı, olursa kim ve nasıl olacağını bilmemek de bu tahmin edemediklerim arasında. Bu beni rahatsız etmiyor, huzursuz etmiyor, kendimden emin hissediyorum, kendimi iyi hissediyorum. Bu hissin güzelliği yanında geçmiş yanlış seçimlerimde küçük kalmamış olmak, o seçimlerden ötürü kaybedip büyümüş olmak, bu gerçek bana iyi geliyor. Geçmiş acı vermiyor, bu bile elde ettiğim kavrayışın önemini ifade etmek için yeterli.

Cennet’e çıkan herhangi bir merdiven yok, aramayın, boşuna yoruluruz. Çünkü tüm cennetler gözlerimizin arkasında, beynimizde.

 

https://www.youtube.com/watch?v=w9TGj2jrJk8

The Godfather

Geçenlerde yaşanan birkaç sorun için çağrıldığım birkaç müşteriye karşı Don Vito Corleone taklidi yapmaya çalıştım ve genelde sorunlarımızı at kesip kafasını muhtelif yerlere koyarak çözdüğümüzü söyledim. Bazılarına da “Bölgemde sorun istemiyorum,” dedim. Tüm sorunlar keyifle çözüldü o gün; sesim hariç.

Geçenlerden önceki geçenlerde, gece havuza girdiğimde üşüttüm, belki de üşütmedim de enfeksiyon kaptım; yahut belki de her ikisi birden oldu. Bilmiyorum. Fakat o gün yerden ısıtmaların ve havadan fancoil ısıtmalarının kapatıldığını biliyorum. Kapatılmıştı, çünkü sıcak suyu yetiştirememiştik. Tesisin mimari ve mühendislik konusunda sınıfta kaldığı çeşitli noktalardan biri de kuşkusuz bu. Çözüm için araştırıyoruz, belki üçüncü bir kazan?

Don Vito sesim bir gün sürdü, sonrasında “deep voice” oldu ve sonrasında, yani yarın, normalleşir ya da hafif bir çatallaşma evresinde olur. Ses önemli. Belki ne söylediğimizden bile daha çok önemli.

İkinci el, pek de yaşlı olmayan tek kapılara bakıyorum, bu günlerde alacağımdan değil de merakımdan ve yakında alabileceğimden ötürü. Corsa’dan başlayan araştırmam CLK’lara uzanıyor. CLS varken CLK’lara bakmak zorunda kalmak, ekonominin böyle olduğu bir ülkede olmak biraz can sıkıcı. Derken, çocukluğumun hayali Z3’lere de gözüm takılıyor. Oysa sedan severdim ben, demek ki evliliği baya silmişim kafamdan, bu kadar keskin bir cabrio’ya dönüşün başka açıklaması olamaz. Belki de hiçbir şey alamam. Geçen sene o talihsizlik olmasa, bir de o evlilik olasılığı olmasaydı 2001 model bir Z3 alabilirdim oysa, gerçi geçen sene o talihsizlik olmasa siteyi de satmazdım ve elime birden toplu para da geçmezdi. Gerçi, siteyi satmamış olsam şimdilerde her ay iyi bir aylık gelirim olurdu siteden. Şans. Önemi yok. Ben hâlâ buradayım ve biraz zaman kaybetmiş olsam da tenim genç. Tenim genç mi dedim? Sanırım yaşlanmadığımı ya da en azından pek o kadar da yaşımı göstermediğimi başka türlü de ifade edebilirdim. Ama böyle ifade ettim. Belki bunda da yanılıyorumdur, bilmiyorum, farklı fikirler alınabilir ancak farklı fikirler mi önemli yoksa benim kendim için olan öz algım mı?

Bilmiyorum.

Bilmiyoruz.

Kimsenin bir boktan haberi yok ve çılgınca yaşıyoruz.

Bazen üzücü olsa da bence keyifli. “Her şeye rağmen,” ifadesi biraz kaybetmişlik vurgusu taşıyor gibi, sevmiyorum. Abartılı da buluyorum. “Tüm keyfine rağmen üzücü.”, buna benzer bir cümle daha iyi ifade edebilir kendi yaşamıma bakışımı. Benim doğal yöntemim keyif üzre sanki, yani, ağırlıklı olan duygu bu. Elbette bazen karamsarlaşır, bazen olmadık şeylere bile çok üzülebilirim. O kadar da olsun. Tadı tuzu işte o da.

İyi.

Hayat Yolunda

Kişisel internet sitem ziyaretçilerini bu iki kelimeyle karşılıyor. Aralarında virgül yok. Virgül konsa tek anlamı olacak. Virgülü koymayarak her iki anlama da açık kapı bırakmak hoşuma gidiyor. Seçenekleri de seviyorum, çift anlamlılığı da.

 

İşsel kelimeler

Tablo geldi. Kötü diyemem ama beklediğim kadar iyi değil. Birinci orijinali yanılmıyorsam 15 bin dolara satıldığı için yeniden yapmasını, tabii ki çok daha uygun fiyata, talep ettiğim ressam, belki de haklı olarak, aynı işçilikle çalışmamış. Eser tabii ki özgün yağlı boya fakat işçiliği, ilk orijinale göre, daha zayıf. Fena değil ve duvarda da güzel duracak gibi görünüyor ama böyle olacağını bilsem başka bir çizimin ilk orijinalini alabilirdim.

Çalıştığım yerde, önceden çok gevşek davranılıp geç kalınmışken sonradan açılışı alelaceleye getirmekten ötürü, çok fazla yoğunluk olmaya başladı ve buna hazırlanmış oturmuş bir sistemimiz henüz oluşturulmamıştı. Dolayısıyla pek çok aksaklık ve yanlışlık yapıldı. Ön kayıtları aldığımız ilk gün sabah 4’e kadar muhasebeci arkadaşla çalışmak zorunda kaldık; sonraki gün gece saat 2, sonraki gün 12, derken şimdilerde akşam 9-10 gibi çıkabiliyoruz işten. Böyle devam etmemesi için çalışıyoruz ve umarım bir iki hafta sonra çalışma saati rahatlar yoksa seminer ve kitap hazırlıklarım yerinde kalakalır. Bu arada, ben de bu süreçte geçici olarak satışlara bizzat gerçekleştirerek destek verdiğimden (esasen deneyim ve beceri olarak satışları kontrol etme becerim varken), ilk günlerde satış sözleşmesi tahsilat evrakı hatası yaptım biraz. Bu benden umulmazdı ama satışları olması gerektiği gibi yapamadığımız için aşırı yoğunluk hata payını artırdı; daha önemlisi, ben muhasebe detaylarıyla bugüne kadar hiç bu kadar ilgilenmek zorunda kalmamıştım. Neyse, yeni bir deneyim ve öğrenim oldu benim için de, ekip olarak da hata payını oldukça azalttık. Ancak, nihai evrakta hata payı neredeyse sıfıra inmek zorundadır, birkaç yüzde bir gibi değerlere yani.

Bu süreçte üç oyun kaçırdım, ki bir tanesini mutlaka görmek istiyorum. Oyun demişken, son gittiğim oyunda oyunculuk oldukça kötüydü, senaryo ise güzel olmasına rağmen çok kötü Türkçeleştirilmişti. Tamamen ziyan. Buna rağmen, iki kişilik oyunda aktörlerden biri genç ve sevimli olduğu için, salonda bulunan kadınların da katkısıyla olsa gerek, ayakta alkışlayanlar oldu. Ben garipsedim doğrusu, çünkü çok zayıf bir başarımdı.

Son haftalarda, iş için tuttuklarımı saymazsak, not tutmayı terklediğimi fark ettim. Hoşuma giden bazı düşünce kırıntılarını not almayı seviyordum oysa, yarından itibaren boşladığım not işine geri dönmeli.

Seminerim için de heyecanlıyım, sunumumu profesyonelleştirmek için çalışacağım kişilerin çok güzel insanlar olduklarını düşünürken, bana umduğumdan çok daha fazla yardımcı olmaya karar verdiklerini gördüğümde sevincimi anlatamam. Özellikle şu dönemde bana destek olan insanların benim için ayrı bir yeri olacak. İstanbul’a uğradığımda (ya da döndüğümde) onlarla tanışmak için sabırsızlanıyorum, yahut belki ben oraya gitmeden onlar buraya gelebilir; o da iyi olur.

Bir de öteden beri, aslında 4-5 yıldan beri, aklımda olan bir kitap projesini önceleyebileceğimi fark ettim. Şu anda ikinci kitabıma çok büyük oranda şekil vermişken (grafik eksikleri ve bölüm sıralamaları kaldı) ve üçüncü bir kitap (aslında buna kitapçık diyelim) için altyapıyı hazırlamışken dördüncü bir kitabı araya sokmak istemezdim ancak buradaki genç arkadaşların neredeyse tamamındaki eksikliği görünce en azından bu dördüncü kitabın taslağını hazırlamam gerektiğine ikna oldum. Önümüzdeki aylarda art arda mesleki kitaplar gelebilir. Bundan sonra da kurgu metinelrle biraz ilgilenebilirim. Kurgu demişken, İstanbul’da evde gizemli bir şekilde kaybolan iki dolu şiir defterim henüz bulunmuş değil. Bu biraz can sıkıcı, çünkü onlarda beğendiğim 20 kadar şiirim vardı; yine de büyük bir kayıp değil çünkü o şiirleri ben yazdım ve kayboldularsa kaybolmuşlardır, en az onlar kadar iyi yeni şiirler yazabilirim. Tabii ileride bir de deneme kitabı düşünüyorum. Öykü yazmaya ise baya ara verdim. Roman çalışmasından ise hiç söz etmeyin, öylece duruyor daha.

Edebiyata ilgi duyan insanların bilim ve ekonomi gibi alanlarda başarısız olduğunu düşünenlere de kulak asmayın; bunun aksini ispat eden sayısız örnek var. Hatta belki tam tersi iddia edilebilir (özellikle meşru bilimsel başarı ve meşru kazançları baz alırsak).

Okumayı sevmek, bilmek ve yorumlamak bir beceri olduğundan bu yetenekler hayatın her alanında işe yarar. Zaten, gerçek okur dediğimiz, yani bilimsel bakış açısına sahip eleştirel okuma ve yorumlama yapan azınlık dışındakileri de okur saymamak gerekir (onlar “okuyup yazmayı” öğrenmişlerdir), o da ayrı bir konu tabii.

Gece, teklik, ışıklar, yağmur sonrası grilik, bir güzel koku

Arada bir sinemaya gidiyorum, kuzenimle genelde. İyi olacağını umduğumuz filmlere gitmeye çalışmamıza rağmen, çoğunlukla iyi filmler çıkmıyor ama ben yine de mümkün mertebe keyif almaya, biraz rahatlamaya çalışıyorum. Geldiğimden beri Devlet Tiyatroları Sahnesi’nin her oyununu takip ediyorum, kâh senaryolar kötü oluyor kâh oyunculuk yetersiz kalıyor ama yine de sinemadan çok daha zevkli ve üstelik keyifli bir biçimde düşündürücü de olabiliyor, birkaç iyi oyun da geldi. Yakında da iyi olduğunu umduğum başka oyunlar oynanacak, şimdiden biraz heyecanlıyım açıkçası.

Meksika’dan bir tablo satın aldım, çizilmesi dört beş hafta sürdü, ya da üç, saymadım. Merak edip baktım şimdi, siparişimden sonraki yirmidokuzuncu günde kargoya verilmiş. Kargo onu Miami’ye götürmüş, oradan da İstanbul’a getirivermişler, internetten takip koduyla takip ediyorum. Gel gör ki mevzuat gereği yurda tablo sokmak yasakmış, bunu sipariş verdikten iki gün sonra merak edip araştırırken öğrenmiştim. Sanarsın ki sanat eseri kaçırıyoruz, alt tarafı yeni bir tablo, maddi değeri düşük. Yine de endişeliyim, fakat, sanırım kargom şu anda gümrüğü geçmiş ve yerel kargo firmasına verilmiş. Meksika’dan üç günde geliveren kargonun yurtiçinde üç günden daha geç teslim edilip edilmeyeceğini merak ediyorum, bekleyip göreceğim.

Gümrük Mevzuatı demişken, genelgeler, kararnameler falan yazılıyor ancak birkaç yıl önce kendi konularımla ilgili araştırma yaparken birkaç üreticinin yurda bazı hammaddeleri sokamadığından şikâyetçi olmasına tanık olmuştum. Sebebi ise, ilgili maddelerin kodeks midir nedir, işte o resmî listemizde yer almıyor oluşu. Örneğin on sene önce yeni bir madde keşfediliyor, üretimde kullanılıyor diyelim, üstelik zararı olmadığı gibi yararı da var. Ancak siz bu maddeyi gümrükte beyan ettiğinizde hop diyorlarmış, bunun ismi bizi kıllandırdı, içeri sokamayız. Bilimsel araştırmaları, ticari somut delilleri falan gösterseniz de çabanız sonuçsuz kalabiliyormuş. Çağın gerisinde kalmak böyle bir şey olsa gerek. Geçen gün buraya gümrük bakanı geldi, avantajlı durumum gereği ziyaret ettiği yerlerden birinde kapıda karşılayanlar arasındaydım, içeride otururken de bir fırsatını bulup bu konudan bahsetmek istiyordum. Fakat mülki, idari amirler ordusu, seçilmişler ordusu derken fazla dikkat çekmek istemedim. Bakanı bilmem ama birçoğu beni tanımıyor, henüz dikkat çekmek istemiyorum; henüz derken, ileride dikkat çekme gibi bir tasarım olduğu da sanılmasın, öyle bir tasarım da yok.

Abimle konuştum, fazla kilolu değildi ama biraz kilo almıştı ve zayıflamış, kamerada görmüyordum bayadır, gülerek zayıfladığını anlatıyordu. Onu çok özlediğimi fark ettim ve orada yalnız olmasına, gerek olmadığı hâlde, acıdım, hiç belli etmedim ama bir süre içimden ağlamak geldi. Kardeşlik bağı ve sevgisi bir başka.

Bir seminer hazırlamaya karar verdim; hem ek gelir olsun hem eski (ilk) kitabımın ve olası yeni kitaplarımın satışına katkısı olsun hem de marka değerimi artırsın diye. Seminerim şimdiden oldukça orijinal, ilgi çekici, eğlendirici ve de öğretici, en azından ben öyle sanıyorum. Esas amacım, tüm dinleyenlerin olmayacaksa da, en azından bazılarının hayatının bir yönünü kesin olarak olumlu biçimde değiştirmek, yani buna sebep olmayı başarmak. Fakat henüz sunumumu hazırlamadım, bu konuda bir profesyonelden de destek almak istiyorum, en basitinden, konularıma hakim olmama rağmen amatör görünen bir sunum dosyası üzerinden sahneye çıkmamak için.

Anlatacak çok şey var, tüm gevezeliğimin arasında kendime sakladıklarım. Belki başka zaman…

Zamanın durmaksızın işleyişi karşısındaki kozmik çaresizliğimizin gülünçlüğüne karşın yaşamı cehenneme çeviren insan yığınına karşı tahammülümü tamamen yitirecek miyim bazen, bunu merak ediyorum.

Onun dışında, elimden geldiğince bir şeyler üretmeye ve eğlenmeye çalışıyorum. Bir şeyler daha yapmak istiyorum. Ha, bu arada, bayadır kitap okumuyorum, okumak istemiyorum bile; kitap konusunda, belki de, iyi bir okuma kitabı yazmadan bu histen de kurtaramayacağım kendimi, sanırım başka bir sebebi yok okumaya bu denli ara vermiş olmamın. Yazmak istiyorum ama yazmıyorum, şu an yaşamın diğer gerekliliklerini sağlayacak şeylere odaklandığımdan, nedense (muhtemelen de yanlış bir karar olarak) okumamayı yeğliyorum. Okuduğum şeyler ise mesleki olduğundan onları okumadan saymıyorum, saymalı mıyız, sayılmalı mı, o da bir başka sorudur tabii.

Evlenmem için, ilk zamanlardaki gibi sık tekrarlanmamakla birlikte, sık sık “tavsiye” alıyorum, üstelik bazısı doğrudan emrivaki gibi, sanki yaşamın tek akış yönü buymmuş gibi. Evliliğe karşı değilim ancak evlenmek için evlenmek bana göre olabilir mi? Cevabı ben biliyorum, değil, onun için kafama, gönlüme uygun biriyle tanışıp anlaşana kadar da böyle bir niyetim yok. Üstelik, yapmak istediğim çok şey de var. Tabii bunlardan pek bahsetmiyorum, hayırlısı falan diye geçiştiriyor, yahut öyle bir niyetim yok diyorum (en sık kullandığım karşılık bu), yahut da işi şakaya vurup “Bir çocuğun yirmi yaşına kadar maliyeti ne kadar, biliyor musun!” diyorum. Yanıtı kimse hesaplamamış ama en iyimser tahminde bile en az ikiyüzellibin Törkiş liras. Bende bu kadar para yok, diyorum. Geleneksel düşünen birine bu karşı çıkış yersiz, yanlış, hatta haksız gelecektir ancak şakayla karışık bu ifademde aslında gayet ciddiye de alınabilir.

Nereden nereye geldik.

Tablomu küçük odama asmak için sabırsızlanıyorum, odamı değilse bile imgelerimi genişleteceği için.

Yıllardan sonra 3-5 nöbetinin öfkesi yaman olur, Putin…

Aşağıdaki yazıyı dün Facebook sayfamdan yayımladım. Buraya da koyuyorum şimdi. Daha evvel, doğumla birlikte kendiliğinden gerçekleşen “devlet-birey sözleşmesi” üzerinden hareketle, bu sözleşmeden usülünce caymayanların zorunlu askerlikten de caymasının diğer bireylere (topluma) nasıl zarar vereceğinden de detaylıca bahsetmiştim. O yazı burada yok, eski Facebook profilimdeydi, bir şekilde bulup çıkarabilirsem eklemek istiyorum. Her neyse, işte çoktan tezkeresini almış Kör Kasaturalı Mehmetçiklerin düşüncelerine tercüman olduğumu sandığım o yazım…

ilsad-ozkan-askerlik-2006

Herkese merhaba! İlk olarak Rusya’yı uyarıyor ve kendilerine, her ne kadar 10 sene öncesinden de olsa, Eğirdir Dağ Komando Okulu’nda çekilmiş fotoğrafımı gönderiyorum. Zannediyorum TSK orantısız güç olur, tehdit olur vs düşüncesiyle benim fotomu henüz servis etmemiş ama benim o kadar tahammülüm yok, şimdiden uyarıyorum yani! Gerçi bana seferberlik çıkmadı ama savaş mavaş olursa pas geçmez beni de çağırırlar; dolayısıyla şu saatten sonra 3-5 devriyesi at deseler, yemin ediyorum helikopterden helikoptere atlaya atlaya Moskova’ya kadar gider, buna sebep olan Putin’le konuşurum, hayırdır siz falan, n’oluyoruz komrad derim! Örselerim, itibar kaybettiririm. Demedi demeyin… Neyse efendim, malum, ülke olarak şu kışta, şu Kasım ayında sımsıcak günler yaşıyoruz; bir tarafta uçaklar helikopterler, öte tarafta Türkmenler ve tırlar vs… Bunlar birtakım boş beleş laflardır, hayat basittir; Atatürk’ün de dediği gibi, hayat yalnızca bir mücadeledir ve doğadaki mücadele kanunları geçerlidir. Güçlü zayıfı, akıllı ise aptalı ezer/sömürür/yönetir/kullanır/hükmeder. İnsanlık dediğimiz kavram, bizim idealize ettiğimiz bir hedeftir esasen. İnsan olmak demek, hak ve hukuka dayalı adil bir düzen kurup bu doğaya dayalı hayvansı ortamı kaldırıp uygarlıkla ikame etmek demektir. Savaş ise, şu dünyadaki en ama en iğrenç birkaç şeyden biridir (ilk sırayı bizim TV dizilerimiz almış sanırım, o ne kalitesizlik öyle, ıyy). Neyse. Gelin görün ki doğasının sınırlarını aşamayan hayvanların her birinden çok daha vahşi olduğumuzu ispatlayan bu şeyleri, yani savaşı ve dizileri, zekâmızla yine biz uygulamaya geçiririz. Dolayısıyla birileri sizinle savaşıyorsa, o noktadan sonra uygarlıktan bahsetmeniz sersemliktir, boşunadır. Demek ki neymiş, yurtta barış dünyada barış ama savaş varsa, en son ve tek çare kaldığında biz de sonuna kadar savaşmalıymışız, aksi demek yok olmak, aşağılanmak, kullanılmak vs vs demektir. Rus kardeşlerimiz son yıllarda Gürcistan’dı, efendim Ukrayna’ydı derken tabii biraz gaz biriktirince eski -ve eski kalması gereken- düşmanlarını hatırladılar belki de, bilemiyorum. Biz barış dedikçe coğrafi hinterlandlarımızı bırakın, doğrudan egemenliğimize kast eder oldular. Oldu mu yani? Olmadı. Etme Moskof etme, bizim derdimiz bize yeter, dürtükleme. Yanisi, Rusya’nın güç denemeleri başarıyla sonuçlanınca işin ucu geldi bize de dokundu, gerisi lafıgüzaf. Heriflerin elinde bir bomba var, 1000 megaton, yanisi 1000 atom bombası gücünde (Çar Bombası). Olabilir. Tankı topu tüfeği şöyle böyle; olabilir. Bunlar da boş laflardır. Askerî analiz kastırmaya gerek yok şu amatör hâlimizle ama savaş öyle füze sallamakla kazanılsaydı ABD şu anda yegâne devlet olarak kalmıştı dünya üzerinde. Neyse yani, 6 yıldır kaynayan kazan kaynamaya devam ediyor, bakalım sonu ne olacak ama zaten yeterince hatta fazlasıyla dram varken, ulan millet orda burda evsiz barksız, aşsız ilaçsız sersefil olmuşken, hayır yani amacın ne senin? Ölenler öldüğüyle, yaralılar sakatlığıyla, kaçanlar da unutamayacakları acılarıyla kaldı zaten. İşte savaşın kaçınılmaz sonucu bu. Buradan Putin’e bir kere daha seslenmek istiyorum, gel seninle Beylikdüzü’nde bi’ fitness salonu açalım, bu aralar iş yapar oralar bak. Size de tavsiyem, Türk medyasını, istisnasız hangisi olursa olsun, tamam takip edin de öyle çok ciddiye de almayın, ağzı olan konuşuyor genelde, beyni olan değil. Savaş mavaş öyle kolay değil, burası gariban Gürcistan değil, bakınız ben ve kasaturam göreve hazırız, işte, görüyorsunuz. Savaşmamak için birtakım tavizler verilmesini öneren serserilere de kulak asmayın, tek taraflı tavizler acziyet olarak yorumlanır, üzerinize çökerler. Herkes işini yapsın, işini en iyi şekilde yapsın, vatana en büyük hizmet budur. Başbakan falan olursanız o zaman siz de konuşup durun, yoksa oy veriyoruz diye altyapı, birikim ve konuya ilişkin eğitilmiş zekâ falan gerektiren şeylerde ne konuşsanız ayakları kolay kolay yere basmaz. Bakıyorum herkeste bir savaşa girersek şu olur bu olur geyiği var, valla benim hiçbir fikrim yok, bir tek kör kasaturamız var işte, yürü aslanım, yürü kaplanım derlerse gideriz, demezlerse gitmeyiz. Onu demedikleri müddetçe bakarız kendimize, ailemize, çevremize, milletimize, devletimize, insanlığa ne hizmet üretebiliriz, hizmet üretenlere nasıl katkıda bulunabiliriz diye. Hepsi o. Yeter ya valla yeter, bazen sırf milletin çenesi kapansın diye savaş çıksın istiyor insan (!). Yav işte insan hayatı ucuz mu o kadar, siyaset var bu işin içinde bak o işler öyle olmaz diyenlere de hadi ordan derim, savaş tabii ki ve asla çıkmasın, zaten bilen bilir ben bizzat şahsen kendim feci barışçı bir insanım (inanmayan ısrarla bana sataşan edepsizlere sorabilir). Ama bir şekilde çıktıktan sonra artık başa gelen çekilir moduna girip mücadele etmekten başka hiçbir onurlu çare de kalmaz insanın önünde, fizyolojimiz bile böyle ne yazık ki (kaç ya da savaş), barış sonraki adım oluyor, savaşmadan barış gelmez, yani saldırı durumundan sonra barışmak için bile savaşmanın gerekmesi gibi saçma bir dünyamız var maalesef. Neyse. Vatan yoksa hiçbir şey olmaz, (savaştan kaçanlara sorun size anlatsınlar vatansızlığın, yurtsuzluğun ne demek olduğunu). Dolayısıyla her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bu gibi olağanüstü durumlarda isterse 45 yıllık TKP’li olsun, e bari bugün biraz devletçi olsun, küçük hesapları bıraksın, birlik olsun. Olmayan da olmasın tabii o başka, zorla değil a!

A Faulty Gaydar

an-honest-liar

Bazı insanların, her neden ve nasıl bilmesem de, homoseksüel erkekleri çabucak sezme becerisi var. Sanırım bu beceri bende yok veya varsa da çok az. Çünkü açık bir delil olmadıkça böyle bir olasılık çoğu zaman aklımın ucundan geçmiyor, aklımdan geçse de “Yok canım, daha neler sen de!” diyorum. Aslında, daha evvel başıma gelen birkaç olayda bunun örneğini görmüştüm, örneğin eskiden Facebook profilim varken soru sormak için ısrarla yazan birkaç erkek homoseksüel olmuştu, ben çoğu zaman ihtimal vermemiştim bariz bir ifade olmadıkça. Zamanında o dönemki kız arkadaşımlayken de buna benzer bir şey olmuştu da, “Yok canım, bazıları biraz efemine oluyor ama bu demek değildir ki…” veya işte ne bileyim, “Çok efendi, kibar yetişmiş, nazik biri belli ki” falan diyordum. Dün veya bugün de erkek homoseksüelliğinin doğasını, gerçekleşmesini, nasıl mümkün olabildiğini anlayabilmiş değilim, kelimenin tam anlamıyla benim için empati yapılması imkânsız ve anlaşılmaz bir alan diyebilirim. Benim için örtülü veya açıkça söylenmeyen homoseksüelliği anlamak da en güç olaylardan biriydi sanırım, mesela dışarıya yaptıracağımız bir iş için bir sanatçıyla çalışacak olmuştuk da gelen çalışmanın “Ben buradayım!” diye bağırmasına karşın ben sadece tepki amaçlı kızarken ve sadece o anlık bir öfkeyle bu ithamı yaparken, o kız “Tabii öyle, anlamadın mı?” demişti. Evet, o gerçekten de anlıyordu, seziyordu ve muhtemelen çoğu zaman da yanılmıyordu. Böyle bir erkek arkadaşım da var ama onun yanılıp yanılmadığını bilmiyorum ama bana sorarsanız, sallıyor da olabilir. Nasıl anladıklarını veya anladıklarını sandıklarını bilemiyorum ama önemsediğim de söylenemez.

Kendi adıma, bu olaylardan sonra bana yapılan “Sen nasıl anlamazsın ya?” şaşkınlığını da anlamıyordum çünkü bana kalırsa ben de aslında bu konuda gayet feraset ve sezgi sahibiydim! Ha, anlasam ne olurdu, benim için bir rahatsızlık olmadıkça umurumda da olmazdı sanırım, yani banane, ona ne… Yine de kendi yetisizliğimin enginliği hakkında, geçen aylarda “An Honest Liar” dökümanterini izleyene kadar bir fikrim yoktu. Sandığımdan çok daha sezgisizmişim, a dostlar.

Belgeselde konu edilen vatandaş oldukça yaşlı, bir de “dostu” var, genç bir göçmen işte. Bunlar işte aynı evde yaşıyorlar (aynı evde yaşadıklarını da geç anlayabilmiştim), belgesel arada bunları da gösteriyor. Çocuk duvarlara resim falan çiziyor. Ben diyorum ki yaşlı adam olan Randy için, “Ne iyi adam, bu çocukta yetenek görmüş ve yardımcı oluyor ona,” falan. Ondan sonra sarılıyorlar birbirlerine, ben de “Ne dostluk,” diyorum. Genç çocuk, Jose, yaşlı dostuyla ilişkisinden bahsederken kendilerini “couple” olarak tanımlıyor ve ben o sırada “Hayata karşı birlikte durmuşlar demek, e tabii bu da çok önemli bir birliktelik” diyorum. Bu arada hem Jose hem de Randy film boyunca hiçbir şekilde evli olduklarına dair bir emare taşımıyor, hatta sanırım bir yerinde bekâr olduklarından emin oluyorum ama ben bu sefer, “Kafalarına göre bir kadın bulamamışlar ya da işte sevmişlerdir de olmamıştır, kim bilir nedir, yazık…” falan diyorum. Jose biraz kırıtıyor arada bir, işte o an bi “Lan yoksa!” oluyorum, sonra da yok ya hu deyip hem öyle olsa bile Randy iyi adam, yani onu bağlamaz ki diyorum, o ona destek oluyor sadece diyorum (Randy’de para çok zira ve halkı aydınlatan halksever birisi). Belgeselin sonuna doğru, Jose, kendi ülkesinde homoseksüel olduğu için canının tehlikede olduğundan ve kaçmak zorunda kaldığından falan bahsederken ağlıyor ve bende jeton düşüyor, tabii ya diyorum, hele helee, belliydi ya zaten diyorum ama aklıma hâlen Randy ile aralarında cinsel bir şey olabileceği gelmiyor, aslında, aynı anda iki kişiyi birden homoseksüel kabul etmek benim algı sınırlarımı baya bir zorluyor olsa gerek. Randy de öyle aman aman erkeksi falan değil de, yaşlılığına veriyorum tavırlarını, hem zaten dediğim gibi, ben yani erkeksilik-kadınsılık olayının hüküm vermeye asla yetmeyeceğine inanan biriyim.

Derken efendim, belgeselin beni bile birkaç kere sorgulatan ve bazılarına göre çok açık olan bu gibi verilerine karşın ben hâlâ olayı anlayabilmiş olmuyorum. Belgeselin sonuna doğru Randy ile Jose, homoseksüel evlilik yasallaşınca, evleniyorlar ve ben resmen şok geçiriyorum kısa bir süre, sonra da kendime gülüyorum, bildiğin kahkahayla gülüyorum ve bu konudaki cehaletimin devliğine kendim bile şaşırıyorum bu sefer

Gel gör ki, bu tecrübeden sonra bile bu yeteneksizliğimde bir değişiklik olacağını sanmıyorum. Niye böyleyim onu da bilmiyorum, anlayan nasıl anlıyor onu da çözebilmiş değilim. Ben de mi var bir basiretsizlik, ya da yani nedir abi birisi açıklasın. Komik olabiliyor çünkü bu durum. Kendi adıma, askerdeki benle bugünkü ben arasında öyle aman aman bir değişiklik yok bu gibi kişileri sezme konusunda. Askerde de üst devre bir çavuş vardı, ben her ne kadar çok şakacı olsam da insanların el kol şakası yapamayacağı bir aura yaydığımdan olsa gerek bana bulaşmaya teşebbüs edemese de, üst devrelerden bir çavuş bazı alt devrelerin kucağına otururdu. Yani, misal adam sandalyede oturuyor diyelim, etrafta da çok kişi yok, bu çavuş gidiyor oturuyor kucağına, buna küfrediyorlar ittirip, bu gülüyor tekrar oturuyor falan. Elbette çok çirkin, neresinden baksan yakışıksız, benim aklımın alabileceği bir olay değil ve her şeyden önce de aptalca, fakat yani ben diyorum ki “Cibeliyorlar işte, heh heh, askerlik işte sıkıntıdan ne yapacaklarını şaşırıyorlar”. Yani bakış açım bu. Ki bazı insanlarda el kol şakaları çok olur, biraz da ona bağlıyorum. Biraz tiksinç bulmakla birlikte tüm olaya “şaka” olarak bakıyorum. En sonunda, aylar sonra, o alt devrelerden biri söylüyor, kucaksever çavuş tarafından kendisine açıkça teklif edilmiş. Şok olmuştum. Nasıl yani, gerçekten mi falan diyordum ve herhalde birkaç dakika inanmayıp, yok canım yanlış anlamışsındır falan demişliğim vardı.

Kendimi görmüş geçirmiş, uyanık biri sayarım ama bu konudaki safdilliğimin, bozuk “gaydar”ımın* açıklamasını kendime yapabilmiş değilim tam olarak. Şimdi diyeceksiniz ki, senin çevrende yoktur diye belki. Alakası yok! Bu blogda, her ne kadar sonradan silmiş olsam da, çocukken tanıklık ettiğim çeşitli şeyleri paylaştım (ben tamamen silmek istememiştim ama çöp kutusunda bir ay bekleyince otomatik olarak tamamen silinmiş ne yazık ki), okuyanlar hatırlar, yani ne “kabadayıların” ne haltlar yediğini anlatmıştım. Dolayısıyla, bana göre bir erkek homoseksüel her türlü biçim ve tarzda olabilirdi zaten, orada sorun yok. Yani, milletin tırs tırs tırstığı biri de olabilirdi, bir serseri de, feminen biri de… Dolayısıyla, bu bozuk gaydar’ın sebebi “görmemişlik” olmasa gerek, var yani toplumda, görüyoruz, duyuyoruz, hayır yani herkes kadar biz de görüp duyuyorken misal benim bir gay’i ayırt edemeyip başka birinin ayırt etme sebebi nedir? Bu gücü nereden almaktadırlar. Kıskandığım falan yok da ne bileyim, öyle saf saf davranmayalım en azından.

İşte böyle. Demin, birisine “An Honest Liar” dökümanterini önerirken videoyu açıp biraz izlettirdim de Jose ve Randy’i tekrar görünce bu aklıma geldi, not edeyim dedim. Bu arada, eski notlarımın silinmesine de üzüldüm, bilgisayarda yedekleri yoktu. Aslında WordPress eskiden silinmezdi çöp kutusundakiler, güncellemelerin kurbanı oldular demek ki, yeni bir özellik olsa gerek.

* gaydar: İnternet âleminde “gay radarı” kısaltması olarak kullanılan uydurma kelime.

 

Muhtaç olduğumuz kudret, şuralarda bir yerlerde olabilir…

Birkaç satır karalayıp sonra dosyayı kapatıp geri dönüşüm kutusuna gönderme işlemini, birkaç saat içinde, üç defa tekrarladım. Bunu, bir yazarın daktilosuyla yazdıklarını beğenmeyip o kâğıdı buruşturup atmasına benzetebiliriz, bu durumda üç buruşturulmuş kâğıdım olacaktı. Daha eski zamanlarda parşömenlerin, papirüslerin bu kadar kolay harcanabileceğini sanmıyorum. Herhâlde zengin bir yazar değilseniz kolayca o değerli yazı nesnelerini bu kadar hesapsız kullanamazdınız. Bu sebepten antik metinlerin üzerinde, genel olarak, daha fazla düşünülmüştür.

Hakkında konuşmayı çok sevdiğim Antik dünyaya daha fazla dalmadan tekrar kendime dönüyorum. Sildiğim dosyaların bir yenisini daha açmayı düşünmezken, eski bilgisayarımdan aktardığım dosyalarıma göz attım. “Notlar” adı altında, iki buçuk yıl önce oluşturulmuş bir dosyayı açtım. Herhâlde dosya adına çoğul ekli isim verdiğimde iyimser davranmışım, çünkü dosyanın içinde tek bir not vardı. Birkaç yüz kelimelik tek bir paragraf, bir romanın parçası olarak düşünmüşüm. İlk okuduğumda, notu ne zaman ve nasıl aldığımı hatırlamadım ama gerçekten beğendim; başarılıydı, iyiydi. Bu eski notu alıp güncel notlarımın arasına taşırken, yazdıkça aslında gayet güzel şeyler ortaya koyabildiğimi fark ettim, bu da benim keyfimi biraz yerime getirdi ve bloguma, şu an okuduğunuz notu almamı sağladı. Evet, bazen, bize lazım olan şeyin nereden çıkıp geleceğini hiç bilemiyoruz.

“İnsaf, bu kadar eziyet…”

Servisin radyosunda ya her gün aynı kaset çalıyor ya da şoförün hep tercih ettiği bir istasyon o günlerde her sabah aynı sırayla aynı şarkıları çalıyor. Beyaz Peugeot minibüsün camına yaslanarak dışarıya bakıyorum, Nergiz’den geçiyor araç, tam da buralardan geçerken hep aynı şarkıya denk geliyoruz, Candan Erçetin’den “Umrumda Değil” şarkısı. “İnsaf, bu kadar eziyet kim çeker! / Her lafı her sözü ayrı keder / Özrü kabahatinden de beter!” diye isyan ediyor ancak daha sonra klibinde de görebileceğimiz gibi neşeli bir şekilde söylüyor bunu.

Cama vuran seyrek yağmurun damlaları usul usul akıyor gözümün önünde, henüz tam olarak uyanmamış şehrin sokaklarını bu filtreden geçtikten sonra görüyorum. Islak, tenhaca sokaklar. Güneşin doğduğunu bildiğimiz ama bulutların örtmesi yüzünden henüz o grilikten kurtulamamış şehirde tek tük sahiplerinin açmakta olduğu dükkânlar. “Kapıma dayanma sakın, yakarım inan, yakarım / Rezil olur ele güne, aldırmadan hiçkimseye, yaka paça seni atarım!” demesinde anlamca bir hüzün yok mudur? Yine de gülüyor o. Belli belirsiz beni de gülümsetiyor ve o zamandan bu yana onu bir müzisyen olarak beğeniyorum, şarkılarını, söyleyişini, ağzındaki yamukluğu seviyorum.

Onu hep, belki daha o zamanlar bile İstanbullu bir gayrimüslim kadın karaktere benzettim. Sanırım onu gördüğüm ilk seferde bu düşünce oluştu kafamda ve gitmedi. Bana sorsanız ona Rum ya da Levanten derdim. Bu yazıyı yazarken merak edip baktım, hâlbuki Kırklareli doğumluymuş, göçmen kökenli olmalı.

Gece yine gizli gizli kitap okuduğum için uykusuzum, kendime kitaplardan ve oyunlarımdan başka kaçtığım alanlar yaratmamışım henüz. Bunun için dışarıya bakan gözlerim yorgun, yolda giderken ayılırım. Her okul günü servisle geçtiğimiz bu yoldan, dört sene sonra bu sefer yayan olarak liseye gitmek için geçeceğimi hayal bile edemiyorum. Geleceğimi pek de hayal edemedim zaten, uzun yıllar. Belirsizdi, hedefsiz; yaşıyordum işte, aslında öylesine.

Candan Erçetin yaşamımda asla önemli bir yer tutmadı, ancak bana geçmişe açılan bir kapı zili görevi gördüğü de şimdi söylediklerime göre meydanda. Arada bir geçmişimizi ziyaret etmeliyiz zaten, büyüdükçe, küçükken gezdiğimiz yollardan yine geçmeliyiz. Hiçbir şey için olmasa bile, sırf yüzleşmek için, kendimizle. Bunun için de şart değildir o yolları fiziken geçmemiz, yalnız oturduğumuz yerden yapabiliriz bunu. Benlik, kimlik arayışında ister onayalım ister pişman olalım, bu türden bir muhasebe olgunlaşmak için zorunlu.