Çiçekler

Bir şeyler oldu, zaten o dönem hep bir şeyler oluyordu. Saati bir miktar kaçırdım, geç kaldım. O otobüsle geliyordu bu sefer, genelde uçakla gelirdi oysa ve havaalanı bana çok daha yakın. Bu bir bahane değil tabii. Öte yandan, vaktim oldukça kısıtlı. Evden hemen fırlıyorum, arabam yok, taksiyle metrobüs durağına gideceğim, taksiye binince yolumun üstünde diye gözüm çiçekçinin oradan geçerken dükkana takılı kalıyor, bizim burada bildiğim bir bu var, kapatmış. Olacak iş değil, akşam ama geç de sayılmaz. Ufak tefek trafik oluyor, neden doğrudan Alibeyköy’e götürmedim taksiyi, çünkü yetişebileceğimi hesap etmişim ve taksiye vereceğim para onunla bir akşam yemeği demek, bunu hesap etmişim.

Metrobüse binince şoföre en uygun nerede inersem Alibeyköy Mini Otogar’ına gidebileceğimi soruyorum, bir durak söylüyor, orada iniyorum. İniyorum ama taksi yok etrafta, bildiğin yok! Koşuyorum, evet koşuyorum çünkü o ara arıyor ve ben indim, sen neredesin diyor, kendimi yakın sanıyorum, yakınım diyorum. Koşa koşa en sonunda bir taksi durağına varıyorum, durağın içinde oturuyorlar. Kapının önündeki iki taksinin birinin orada durup soluklanırken âdeta öfkeli bir biçimde durak kabinindekilere bakıyorum, suç işlemiş gibi çıkıyor biri hemen ve ağzını, her ne yediyse artık, alel acele silerken kalkıp koşar adımlarla taksinin yanına gelip kapıyı açıyor, o esnada ben çoktan binmiş oluyorum. Zaten parlamamışım ama öfkem geçiyor, yetişeceğim diyorum. Otogara diyorum, adam diyor en az 15 dakika sürer, ulan trafik yok ki, hayır, uzakmış. Canım daha da sıkılıyor çünkü ben metrobüsten inip taksi bulamadığımda en kötü ihtimalle koşarak yetişirim diyordum, o kadar yakın sanıyordum. Metrobüsçü de ona kalırsa beni yanlış durakta indirmiş. O sıra telefon çalıyor, 5 dakika diyorum, trafik var diye yalan söylüyorum (yine hata), az kaldı yakınız, şudur budur diyorum, inanılmaz stresliyim. Açıkçası o dönem, her ufak şey bana bir stres kaynağı olarak yansıtılabiliyor onun tarafından, çok olağan şeyler büyük olaylara dönüşebiliyor ve ben bununla mücadele edebilecek bir ruh hâlinde değilim, resmen sağlıklı düşünüp davranamıyormuşum diyorum bugün dönüp baktığımda. Ama o günlerde böyle değilim tabii. Adam bildiğin hız yapıyor ara sokaklarda, çünkü ona nişanlımın geldiğini ve aramızın bozuk olduğunu, almazsam sorun olacağını söylemişim. Nişanlım diye yalan söylüyorum, bu yalanı söylemekteki sebebim acelemi daha saygın bir şekle bürümek değil, kız arkadaşım da yeterince saygın tabii, ayrıca adamdaki geleneksel muhafazakarlığı sezmiş olmamla da ilgisi yok, benim tek derdim adamın acele edişini garanti altına almak. Hataydı bu ama o günlerde dedim ya, o an da sağlıklı düşünemiyordum. Adamın çabası yürektendi, umarım kaza yapmayız diyordum, umarım yetişiriz… Telefonum bir daha çalıyor, ben servise bindim, gidiyorum diyor, sanırım bizim o zaman gerçekten 5 dakikalık yolumuz kalmıştı. Bir şey diyemiyorum, telefondaki ses bozulma, öfke, sitem ve beni en çok yıkan şeyi, hayal kırıklığını bir arada taşıyor. Bir şeyler geveleyip, peki diyorum. Adama yavaşla diyorum, servise binmiş. Derdimi dert edinmiş taksicide de bir hayal kırıklığı oluşuyor ve metrobüs şoförüne kabahati buluyor, ben ise kendime geç kalmamdan tut, arabamın olmamasından tut, en başta taksiye binmememden tut bir sürü şeye lanet ediyorum.

Taksici ne yapalım dediğinde artık hiçbir tasarrufu düşünecek noktada değilim, hayal kırıklığı benim de üstüme çökmüş ve nerede olduğumuzu bile bilmiyorum, sadece solumda, biraz uzakta otogarın bölgesini fark edebiliyorum. Birkaç kere ben de kullandığım için bölgeyi ayırt edebilecek kadar tanıyordum. Kafamdan geçenler arasında servisi durdurtmak gibi saçmalıklar da var, fakat otoyola çıktılarsa bu mümkün görünmüyor ve o otogardan kolayca otoyola çıkılıyor, hem, o da kabul etmez ki zaten ama ben ısrar ederdim, denerdim şansımı. Canımın sıkıldığını görüyor, taksicinin de canı sıkılıyor, garip adam vesselam. Beşiktaş’a gidelim diyorum, evine varmıştır, malum düğün yakın bu aralar o da stresli gibi bir şey saçmalıyorum, bu noktada, derdimle dertlenen bu adamın gözündeki saygınlığı bozmak istemediğim için bu nişanlı yalanını tekrar etmiş oluyorum, bu sefer beni rahatsız ediyor bu. Geçerken diyorum, çiçek alalım, bu saatte açık biliyor musun? Biliyorum diyor, Fatih’in girişine gidiyoruz, çiçek alıyorum, güzel bir demet, çiçekleri çok seviyor, ben de çok seviyorum ona çiçek vermeyi. Çiçekçiye yürürken tasarruf kafasına tekrar girmiş oluyorum, bir kere kaç para derse desin o çiçeği alacağımı biliyorum ama satan adam bilmiyor, ayrıca her zaman pahalı satar bu çiçekçiler. Bana kalsa, yani param olsa, daha evvel yaptığım gibi istedikleri fiyatın üstüne bahşiş de koyarım ama işte, bayadır bir çok şey bana kalmıyor. Tasarruf kafası, 30 liralık buketin pahalı satıldığını söylüyor, ne, 30 lira mı! (Aynı buketi Beşiktaş’ta 40’dan aşağı vermezler, onu da biliyorum.) Birader şunu düzgün bir şey yaparsan alayım bak taksi bekliyor diyorum, abi işte şudur budur diye esnaf ağzı yapıyor, o an gerçekten başka bir çiçekçiye gitmeye karar veriyorum, ne de olsa bu caddede bir tane daha olabilir, burada olmasa yolumuzun üzerinde vardır ve ayrıca artık iş tasarruftan çıkmış durumda, pazarlığa girdim ve fiyatı da biçtim, 20 liraya alacağım bu çiçeği ve buradan 20’ye alamasam başka yerde 50 bile versem gocunmam, ama burada vermeyeceğim. Peki abi falan diyor, buketi bağlıyor, razı olduğu 20 lirayı alıyor. Ben taksiye biniyorum. Bu minik başarımın hiçbir anlamı yok, kucağımdaki çiçek buketi evine gittiğimde kapının suratıma kapanıp kapanmayacağına dair hiçbir güvence sunmuyor. O kadar kötüyüm ki, suratıma kapanabilme ihtimali olan bir kapıya gidip duruyorum, yalan yok, daha önce kimseyi sevmediğim kadar seviyorum ve kendimi hep daha iyi biri yapmaya uğraşıyorum. Telefonum çalıyor, çok değerli bir isim olarak gördüğüm Kerem Doksat arıyor, hep benim için yanlış zamanda aramıştır, önceki seferde de ben İstanbul’dayken “Ben İzmir’e geldim, görüşebiliriz.” diye aramıştı. Tabii görüşememiştik. Bu sefer İstanbul’daydı ama ben yine uygun değildim. Öte yandan, geçerli saydığım sebebimi kendisine kısaca izah etmeye çalıştım fakat sevgilim demem gerekirken, taksiciye yalancı çıkmamak için “hocam, işte nişanlım geldi falan” dedim. Peki, dedi. Yine görüşemedik. Tekrar rahatsız oldum ve yarın öbür gün arayıp bu yalanımı izah etmek istedim. Hiç yalan söylemem demiyorum ancak insanlara bakınca şunu rahatlıkla diyebilirim ki, çok az yalan söylüyorum, çünkü hiç söylemek istemem yıllardır. Böyle olunca da, bu sefer söylemekte zorluk yaşıyorsun çünkü yalanlar iyice azalmış oluyor hayatında. Yalanlar azaldıkça, küçük de olsa yalanların verdiği rahatsızlık büyüyor. Bir ters orantı oldu bende. Taksiciye yalan söyledim diye rahatsızım, kız arkadaşıma yalan söylediğim için rahatsızım, hocaya yalan söylediğim için rahatsızım.

Can sıkıntım geçmiyor, taksiciye bir sigara daha veriyorum, ben de yakıyorum bir tane daha. Hız yapmadan gidiyor, yollar da büyük oranda boş. Ruhumdaki sıkıntıyı sonuna kadar açtığım pencereden suratıma vuran serin havayla azaltmaya çalışıyorum. Evinin önüne geliyoruz, sağol abi diyorum, 50 küsur lira yazmış, adam iyi adam dedim ya, 30 versen yeter kardeşim diyor, yok olmaz olur mu öyle şey diyorum, biz de genç olduk diyor, söylediğim yalan beni bir kat daha eziyor o anda, yalan söylemek korkaklık ve aşağılık bir iş (olağanüstü meşru haller dışında), iyi insanlara söylemek ise bir de üstüne kötü. Yok mok derken iki tane 20’lik veriyorum, Allah’a emanet ol diyorum, o da Allah tamamına erdirsin falan diyor, gidiyor sonra. Elimde çiçek, apartman kapısının önünde canım sıkkın duruyorum. Ne olursa olsun, böyle görmemeliyim onu. Derin bir nefes alıyorum, onu, özlediğim yüzünü düşünüyorum, ne kadar özlediğimi, sarılmayı ne kadar özlediğimi, kokusunu, sesini, dokunuşunu, görüntüsünü, beni ne kadar mutlu ettiğini. Evet diyorum, aksilik oldu, olabilir, hayat bu, ama onu göreceğim işte, hem, çok bozuldu ama, biliyorum o da çok özledi. Gülümsüyorum sonra. Zili çalıyorum, o an mutluyum. Kapı açılıyor, yukarı çıkıyorum. Kapı aralık, aralıktan bana bakıyor, bozuk, belli, ben de üzgünüm ama onu görünce karnıma, beynime, kocaman bir ışık doluyor sanki, çok mutlu oluyorum. O da çok dayanamıyor, gülümsüyor. Çiçekleri fark etmesi de etkili oluyor sanırım. Sarılıyoruz, Sarılma Şampiyonu olduğu için sarılması beni hafifletiyor, çok hafifletiyor. Çiçekleri nereden aldığımı soruyor sonra, sesindeki ince tehdide yeniliyorum yine, lanet olsun, birisini kaybetmekten korkmanın bu kadar kötü etkileri olacağını bilmediğim için öğrendiğim bu duruma uyum sağlamam birden olmuyor, zaman istiyor, Avcılar’dan diyorum ona. Rahatsız oluyorum yine ama tüm hikâyeyi anlatmaya çekiniyorum, çünkü çabuk takılıp çabuk öfkeleniyor, çabuk sorun çıkartıyor ve her şeyin içine edebiliyor en ufak şeyler için. Anlatmaya başlasam, beni hikaye boyunca en az üç yerde suçlayacak, o suçlamayı şimdiye taşıyıp tavır yapacaktı. Avcılar değil, Avcılar değil demek istiyorum ona. Sonra boş veriyorum, bir dahaki sefere diyorum, şimdi o kadar güçlü değilim, hem, onu o kadar özledim ki… Sanırım bu kötü bir kırılma noktası olabilir, o an büyük bir ders de almış oluyorum kendi adıma. Yabancısı olduğum böyle bir aşkın, sevginin, beklediğim gibi ilerlemediğinde, oldukça zor biriyle olduğunda beni bu durumlara sokabileceğini yaşayana kadar aklımın ucundan geçirmemiştim. Neyse. Her şey güzel olacaktı, öyle sanıyordum.

Aradan aylar geçti, belki bir yıl şimdi, birçok şey birer hatıradan ibaret, o kadar. Çiçekler yine anlamlı olacak bir gün, günden güne iyileştirdiğin ama sonuçta başarısız olduğun sorunlu bir sevgilinin tehditlerinden uzaktayım üstelik. Çiçekler yine iki insanı, bu sefer daha sağlıklı, daha medeni, daha güzel bir şekilde mutlu edecek. Hem, çiçek yolmak ya da kesilmişlerini almak her zaman bir nebze burkar içimi, gerçekten de, çiçekler dallarında daha güzel. Bırakalım, ömürlerini koparılmadan tamamlasınlar, bizim de olmamız gerektiği gibi.

About the author: İlşad Özkan

4 comments to “Çiçekler”

You can leave a reply or Trackback this post.

  1. Ellerinize sağlık sevgim ve saygımla - 25 Haziran 2015 at 19:29 Reply

    Çol güzel olmuş tebrik ederim Mehmet Kerem Doksat

  2. Ebru - 29 Temmuz 2015 at 14:56 Reply

    Kadınlar bazen nedenini kendileri de bilmezler ama böyle herşeye takılıp sorun çıkarırlar. Kiminde huy, kiminde alışkanlık.. Trip atmayı da seviyorlar. Neden attıklarını bilmeden. Sanırım, iyi huylu, geçimli kadınlar için söylüyorum; bunun nedeni kadınların detaylara daha fazla önem vermesi ve dolayısıyla daha mükemmeliyetçi olmaları. Detaylara takılınca ister istemez uzatıyorlar. Trip atmaya gelince, yine iyi huylu kadınlar için konuşuyorum; erkekler karşısında onların zaaflarından kaynaklı avantajlı olduklarını idrak ettiklerinde, bilinçdışı bir şekilde de olsa, daha fazla ilgi görmek için, ya da herşeye rağmen ilgi göreceklerini bildiklerini “düşündüklerinden” biraz fazlaca nazlandıkları oluyor…

    Ancak bazı kadınlar çok fena. Allah onların eline düşürmesin 🙂
    Tahakküm etmek, her dediğini yaptırmak onlar için herşey.. Karşılarındaki erkeği maddi-manevi köle görüyorlar. Hiç kadın görmemişçesine bir kadına bu kadar bağlanmış ve kişiliği zedelenmiş erkek modeline o kadar alışıyorlar ki, aynı erkek bütün kadınların “temelde” aynı olduğunu, tek farkın kişilik meselesi olduğunu anlayıp biraz onurunu korumaya yeltendiğinde “ne oldu bu adama yahu” diyip mutsuz oluyorlar. Çünkü karşılarında eşit bir dost-sevgili-eş değil, bir fino istiyorlar. Laf aramızda bu sebeplerle mutsuz olan evli arkadaşlarımız da var.

    Kısaca, ben hiç öyle biri değilim mesela. Çok da mutlu bir evliliğim var. İlk çıktığımız zamanlarda ben de bunlara benzer küçük hatalar yaptım; mesela bir detaya takılıp biraz kafamda büyüttüm ve sevgilimin (şimdiki eşimin) başını yedim. O da beni sevdiğinden sustu, he canım dedi. Sonra bir gün beni uyardı, bak seni seviyorum, iyi kızsın ama ben bu kavgaları huzursuzlukları çekemiyorum, yol yakınken ayrılalım.
    ŞİFRE: gerçek sevgide ayrılık diye bir ihtimal olmaz, olamaz.
    Olamazsa uzlaşı olmalı, olmak zorunda, tabii iki tarafta da uzlaşabilecek düzgün karakter yapısı olmalıdır.
    Ben de hatamı gördüm, incir çekirdeğini doldurmayan şeyler için arıza çıkarmaktan vazgeçtim. Evde herkesin bağırarak iletişim kurduğu bir ailede yetişmiş biri olarak kavgasız bir ilişki biçimine başta zorlandım. Oysa benim kavga çıkarırken hiç kötü bir niyetim yoktu. Onun rahatsız olduğunu fark edemeyecek kadar gözüm dönüyordu demek.
    Neyse, vazgeçtim bunu yapmaktan. Evlendik. 5 yıldır evliyiz ve 40 yaşlarımıza bayağı yaklaştık (geç evlendik) Biz hemen hemen hiç kavga etmeyen, çok iyi anlaşan, her konuda sohbet edebilen, birlikte felsefe yapmaktan hoşlanan, Allah nazardan saklasın söyleyip övünmek niyetinde hiç değilim ama, mutlu bir çiftiz işte… Allah herkese nasip etsin. Dengini…
    O bana yanlış yaptığımı söylemese ve resti çekmese, ben hatamı anlayamazdım, onu kaybetmesem bile şimdi bu kadar sorunsuz bir ilişki de yaşayamazdım.
    Erkekler, İlşad Bey, kıssadan hisse çıkarın,
    O sevgili eminim çok özeldi. Ama belki devam etseydi çok yıpranacaktınız.
    Aldığınız tek ders kendinizi suçlamak olmasın. Hatalarınızı görürken karşı tarafın hatalarını da es geçmeyin. Belki tamamen iyi niyetle yapmıştır bunları, kimbilir. Ama tahakkümle, kavgayla, sinirle, trip atmayla düzgün ilişki yürümez.
    Bence iş erkekte biter. Erkek kadını sevse bile, ne kadar da zaafı olursa olsun, kişiliğini korumalı ve sınırlarını çizmeli. O sınırlar ısrarla aşılıyorsa ve hele hele kötü huylu bir kadın onu fino haline getirmeye çalışıyorsa, aman ha kardaşlar uzak durun derim ben.
    Unutmayın,
    Hakiki dişilik gözünüze gözünüze giren değildir çünkü kendini bilen kendini gösterme, bağırma gereği duymaz. Hakiki kişiliktir esas olan ve onun içinde herşey vardır, aradığınız herşey, o sizi yanıltmaz.
    Hakiki kişilik sahibi bir kadın sizi mutlu edebilir ancak. Finolaşmadan, finolaştırmadan, gerçek eşit, gerçek feminist, gerçek hümanist odur.
    Kendinizi sakın sakın ezdirmeyin.
    Haa sakın kadınları da ezeyim demeyin, bir gün bi yerde otomatik kapı çarpar..
    Saygılar…

    • İlşad Özkan - 29 Temmuz 2015 at 21:10 Reply

      Çok güzel yazmışsın Ebru, mutlu evliliğin de dediğin gibi, hiç bozulmasın dilerim. Ben de bahsettiğim hatayı o dönemki aşırı stresimle yaptım. Kavgadan, gereksiz ve yüksek sesli tartışmalardan da tiksindiğim (tiksindirici olabildiği için insanlar) tiksinirim, makul bulmam söz konusu olmaz. Onun için ben de hep fırtına dindikten sonra güzellikle açıklardım. Sabır çekip dururdum fırtına esnasında 🙂 Neyse, dediğin gibi, muhtemelen daha kötüye giderdi. Devamı ne olurdu bilemeden bitti. Buraya yazdıklarını herkes okusun isterdim 🙂 İhtiyaç var.

Leave a Reply

Your email address will not be published.