Birebir derslere neden daha başlamadım ve bizdeki personal trainer’lar nasıl yolunuyor?

Evet, artık danışmanlığa ağırlık verdiğim Basra’daki kuşların, Sibirya’daki kurtların bile malumu. Fakat birebir ders almak isteyenleri geri çevirmek durumunda kalıyorum. Bunun sebebini buradan bir kere açıklayacağım. Öncelikle, birebir derslerde ölçüm ve değerlendirmede kullanacağım tam 16 farklı cihaz-ekipman var. Vereceğim kalitede hizmet, hiç şüpheniz olmasın ki Türkiye’de, spor ölçüm merkezleri dâhil yok, Batı ülkelerinde bile zor bulursunuz sanıyorum (belki oralarda da bulamazsınız, tabii aylık 6000 dolar bayılıp Michael Yessis’den falan almazsanız). Fakat bende fiyatları 25 TL ile 2500 TL arasında değişen bu malzemelerden henüz sadece 7 tanesi var, üstelik lüks modelleri de tercih etmediğim hâlde… Geri kalan 9 tanesi için, ki bazısı yurtdışından getirilmek durumunda, yatırım yapmam gerekiyor ve henüz yapmadım. Bu yılın ilk yarısında halletmeyi umuyorum, ondan sonra İstanbul içindekilere birebir danışmanlık verebilirim.

Diğer nokta ise, üç kuruşluk “postural analysis grid chart” dediğimiz postür ölçüm kâğıdını kullanmanın 3-5 saatlik kursları bile güzel ülkemde 200 ila 500 TL arasında fiyatlarla garibim BESYO mezunlarına ya da personal trainer’lık yapmak isteyen diğer meslek erbabına dayatılmış vaziyette. Buradan hareketle söyleyebilirim ki, ben zaten çoğunun eğitimini aldığım cihazlarımın kullanımının kursunu versem, ortalama 300’den 10 kurs dersen al sana kişi başı 3 bin TL söğüşleme yöntemi, oh, ne güzel değil mi?.. Değil tabii, hoş değil, güzel değil. Ben bunun yerine ileride temel 5-6 cihazın kullanımını anlatacağım, 20-25 saatlik bir paket kursu 500-700’e falan vermeyi daha düzgün buluyorum. Yazık günah, zaten ülke ekonomisi bahane edilerek bu arkadaşlar komik maaşlarla çalıştırılmak isteniyor, bir de kurs murs diye diye 3 saatlik sıradan eğitimleri yüzlerce liraya dayamanın insaflı bir yanı yok. Neyse.

Sonuçta, birebir ders almak isteyenlere çok teşekkürler ama sıradan bir birebir danışmanlık hizmeti vermeyeceğimi bilenleri hayal kırıklığına uğratacak değilim. Ekipmanımı tamamlayıp birkaçı için de eğitim aldıktan sonra birebir derslere başlayacağım. O zamana kadar, idare edin 🙂

Not: Bunları ifade etmemden rahatsız olanlar olabilir, eğer buradalarsa kendilerine müshil öneririm. Bunun dışında bu sektördeki pek çok insanın daha iyiye gitmek için bizzat çalıştığına, götürmek uğruna bir taş da olsa koyana da destek olduğunu biliyorum. Hepsini selamlıyorum. Kendi adıma, aslında çok az şey bildiğinin farkında olup öğrenmeye devam eden biriyim, ama uğraştığım bu işi, eğer ölmezsem, dünyadaki en üst seviyeye taşıyıp olabilecek en iyi şekilde yapmak isteyen biriyim. Bu da birilerini rahatsız etmiş. Sözüm onlara: Sen goygoy yaparken, ben yeni kitaplar okuyorum. Sen TV karşısında keyif çatarken ben hiç de mecbur olmadığım hâlde kendime oluşturduğum dersleri çalışıyorum. Sen “En iyi benim!” zannıyla kasılırken ben bu işi daha iyi yapabilmek için gözümün nurunu, saatlerimi, günlerimi harcıyorum. Tüm bunlara rağmen beni çekemiyorsan anten tak arkadaşım, ne diyeyim yani.

Basit bir şeyi anlayıp öyle kabullenmek yerine öküz altında buzağı aramaya ve hayal kurmaya gerek yok. Basit olan şey şu: Ben iddialı biriyim, her ne yaptımsa iddialı oldum ve iddialı olduğum her şeyde de er veya geç hedefime ulaşıp başarılı oldum. Bu işte de iddialıyım ve herhangi bir sebepten bu seni rahatsız ediyorsa, daha çoook rahatsız olacağını garanti ediyorum. Ölüm, felç, savaş, doğal afet gibi mucbir sebepler haricinde de bu iddiaya sahip olup çalışmaya devam edeceğim. Hayır beni anlamadığım, iddialı olan benim, buna rağmen ben karşılaştığım her deneyimli isimden ne öğrenebilirim diye saygıyla bakarken sen hep kısa yollar arayarak ömür tüketen bir çapsız olarak hiç mi utanmıyorsun benimle ilgili ileri geri konuşmaya? Benim, bana ve yapmaya çalıştığım şeye saygısı olan herkese sonsuz saygım var, saygısızlara da ayıracak, burada isimlerini verip reklamlarını yapacak vaktim yok. Ayıp ama, o kadar diyorum. Ek olarak, elle tutulur ve objektif bir eleştirin olsa, ben zoruma da gitse sana teşekkür eder, hatam için de açıkça beni takip edenlerden özür dileyip mağduriyet yaratmışsam telafisi yoluna giderdim. E o da yok! Ne var? İnsanların arkasından asılsız dedikodular üretmek ve zanna dayalı karalamalar yapmak var. Welcome to Türkiye yani, yeni bir şey değil!

Dolmuşum ama ben de 🙂 Selamla…

Soğuk

Az evvel yazmış olduğum bir hikâye, aslında bir deneme demek çok daha doğru. Üzerinde hiç çalışmadan, ham hâliyle. İstanbul’daki bu fırtınanın çağrışımlarıyla…

Gecenin bilmem kaçı, uyuyamadım, üşüyorum. Çok üşüyorum.

Soğukluk bir durum olmaktan çıkıp biçimleniyor, vücutsuz bir kişi olup sokak lambasının ışığının sızdığı odamı dolduruyor. Sanki yattığım ve dakikalardır bir türlü ısıtamadığım için istemeden içinde titremeye devam ettiğim yatağımın bile bana fazla olduğunu düşünüyor. Konuşmuyor ama, onun yerine çıldırmış bir rüzgâr hiç vazgeçmeden o bir türlü kapatamadığım pencere aralıklarında yükselen ve bazen daha da yükselen ıslıklar çalıyor. Kızıyor bana, çok kızıyor soğuk. Bay ya da bayan değil, efendi ya da köle değil o, sahip ya da sahip olunacak bir şey değil. Ama burada, odamda, karşımda, bana bakıyor, biliyorum. Tanıklığını bilmemi istiyor, tanık oldum sana diyor, bebekliğine, ağlayışına, gülüşüne, çocukluğuna, hayatına. Ben, hep vardım, hep buradaydım, hep yanındaydım diyor. Ama, neden bana kızgın?

Aşağıdaki şehirlerarası yoldan tek tük geçen arabaların motorunun sesi geliyor bazen, bazen de bu geçişler bu sonu gelmez ıslıkların arasında ya hiç seçilmiyor ya da belli belirsiz bir an duyulup kayboluyor.

Niye diye sormak istiyorum ona, penceremi neden çılgın gibi zorladığını değil, içeri girmesinden korkmuyorum onun, zaten içeride, niye diye sormak istiyorum, sanki tüm uğursuzlukların sebebi oymuş gibi.

Ben hep oradaydım diyor, umursamaz, mağrur ama sanki merhameti de varmış gibi; karşımda, tepemde, yanımda, yatağımın altında ve havanın olduğu her yerde.

Yakasına yapışmak istiyorum, neden bunu yapıyorsun diye. Ellerimi sıkı sıkıya sarıldığım yorgandan ayıramayacağımı biliyor, ayırsam da, benden korkmuyor.

Biliyordum diyor, seni, hep yanındaydım.

Ondan ürkeceğim düşüncesi beni daha da ürküttüğünden ondan ürkmemekte kararlı davranıyorum ve bunun için ona daha çok kızmaya çalışıyorum.

Yanmayan sobadan onu sorumlu tutuyorum. Neden ağaç kesmedin diye sorup görünüşte haklı çıkarak benimle dalga geçeceğini düşündüğümden odunları sormaktan vazgeçiyorum. Onun bu kapsamlı hüküm anında gücünü daha da artırmaktan korkuyorum, çünkü biliyoruz ki odun kesemememin sebebi de oydu ama bunu kolayca inkâr edip beni daha da aptal duruma düşürebilir.

Camları kırmaya gücünün yetmediğine sinirleniyor olmalı, yine de ben onun hışmında belli belirsiz bir merhamet de seziyorum. Çünkü beni tanıyordu, yıllar ve yıllardır beni tanıyordu, bu kadar yıl tanıdığın birini sevmemen, ona merhamet duymaman mümkün mü?

Yoksa hiç merhameti yok muydu?

Üzerime kaç kat örtü serersem sereyim sanki her katmanının ilmiklerinden girip yine ısınmak için mücadele eden bedenimi soğutuyor. Bana sarılıyor sanki, onunla mücadele edecek gücüm kalmıyor, gözlerim kapanmak istiyor, bu anda geçmişim tatlı bir hayal seli olup gözümün önünden akıyor. Çocukluğum, hayallerim, hayal kırıklıklarım, en üzücü anlarım bile tatlı bir anıymış gibi hiçbir acı vermeden gözlerimin önünden geçiyor.

Tekrar kızıyorum ona bu aldatıcı soğuk sarılmasından kendimi kurtarıp. Böyle olmayabilirdi diyorum, biliyorsun, iyi biliyorsun. Onunla konuşmak için titreyen çenemle takırdayan cümleler kurmak zorunda değilim, o benim kafamın içindekileri biliyor. Pencerenin kenarındaki eski sandalyeye kurulmuş gibi şimdi, sonumun geldiğini biliyor ve bundan keyif alıyor, bu keyfin merhametinden kaynaklandığını ve kurtuluşum olduğunu düşündüğü için buruk bir sevinci olduğunu hissediyorum.

Sonra acımasız fırtınaya daha fazla direnemeyen pencere aniden açılıyor ve büyük bir uğultu savrulan kar taneleriyle birlikte odama doluyor. Bu şiddet birden beni canlandırıyor, sanki, yaşamak için tüm hücrelerim son bir gayrete geliyor. Nasıl yaptım bilmiyorum ama pencere açılır açılmaz yataktan fırlayıp pencereye gittiğimi fark edebiliyorum, sanki giden ben değilim de kendi bedenimden çıkıp yukarıdan kendimi seyrediyor gibiyim. Rüzgarla mücadele ederek yaşlı pencereleri tekrar kapatıyor, onun oturduğu o lanet sandalyeyi de masanın üstüne koyup pencereye dayıyorum.

Bu yaptığım beni biraz kendime getiriyor ama inanılmaz bir titreme alıyor beni. Ben kalkınca korkup saklanmış hatta belki de gitmiş gibi soğuk. Fakat tekrar hareketsiz kalırsam bunun çok sürmeyeceğini biliyorum. Bir kat daha elbise giyip sırtıma da yatağımın en üst örtüsü olan battaniyeyi alıyorum. Salona gidip baltayı alıyorum, bana yıllardır dostluk ettiğini iddia eden bu sahte dost, acımasız soğuğun kafasını bu baltayla yarmayı çok isterdim. Fakat titriyorum, fazla vaktim yok ve onun ele avuca gelmediğini de iyi biliyorum. Sandık gözüme ilişiyor, içinde bir dolu kitabım var, sığındığım bu yerde, şehrin oldukça dışındaki bu yerde, arada bir fatura kesmeye gelen şirket görevlilerini saymazsak, sahip olduğum biricik arkadaşlar, konuklar, dostlar ve düşmanlar onların içinde. Sandık, lanetli bir armağan gibi peşimden gelen nice unutulmaz anımı temsil ediyor. Masa yapıp üstünde yemek yediğim de olmuş, bir başkasıyla bütünleştiğimde. Fazla vaktim yok ama.

Sandığın kapağını açıp kitapları alel acele boşaltırken çoğunun ismini okuyorum istemeden, o sıra kitabın kendisini de hatırlıyorum. Fakat bir saniye bile vakit kaybedemem. Hızla kitapları boşaltıyorum. Bir tornavida lazımdı şimdi, menteşeleri sökmek daha iyi olurdu. Fakat, ne de olsa yanacak, tornavida aramaya vakit yok üstelik.

Gözüm dönmüş gibi baltayı sapının ortasından tutup zaten zayıf olan kapağının ortasına saplıyorum. Kaldır, sapla, ayır, tekrar et. Saniyeler içinde sobamı belki iki kere dolduracak kadar ceviz odununa sahip oluyorum, odun denemez aslında, hepsi çıta gibi ince. Olsun. Hemen odamdaki sobaya dolduruyorum bunları, bunu yaparken de 3 gündür fırtınadan kesik olan elektrikleri açmayan şirkete ağız dolusu, bu sefer sesli olarak, küfürler ediyorum. Sırf otantik falan olsun diye aldığım şu kandiller de salonu aydınlatmasaydı, bunları bile yapamayacağımı düşününce komik geliyor, gülüyorum. Sonra yine beni yaralayan soğuğa kızıyorum.

Titremelerim biraz azaldı, ne de olsa balta kullanmak en soğuk bedenleri bile ısıtır. Kitap arıyorum, zaten hiçbir gazete kalmadı, zaten yollar kaç gündür kapalı. Hiçbir kitabıma kıyamıyorum önce, sonra, bulması en kolay olan klasiklerden birini alıyorum, sayfalarını hızla yırtıp odunların arasına çok da sıkıştırmadan yerleştiriyorum. Ben bunları yaparken azıp da sonra yakalanmış suçlu bir köpek gibi köşede sindiğini hissediyorum soğuğun. Hadi, şimdi bana anlat geçmişimi diyorum, şimdi karşımda keyif çatarak benimle eğlen diyorum. Gidemiyor, çünkü kaçmaya kalkarsa onu mıhlayacağımı iyi biliyor.

Çakmağı çakmamla birlikte dışarıdaki fırtınanın çığlıklarına aldırmayan gür bir ateş yükseliyor tutuşan kâğıtlardan. Ceviz çıtalarının verniği ve boyaları önce kaynıyor, sonra eriyip yıllardır benimle bulunan bu sandığın parçaları yanmaya başlıyor. Bir yandan da üstten yeni kitap yaprakları atmaya devam ediyorum. Göğsümün ısındığını hissediyorum. Odanın kapısını örtüyorum, biraz daha çıta atıp sobanın başında beklemeye devam ediyorum. Bir süt olsaydı da kaynatsaydım keşke üstünde diyorum, belki biraz da kestane, çok iyi olurdu.

Soğuğun hain, sinsi, acımasız fakat sonunda işkence ettiği kişinin eline düşmüş bir cellat gibi ufaldığını görüyorum. Şimdi ben sana bir hikâye anlatayım ister misin diyorum. Alaycıyım onun gibi, acımasızım kendisi gibi. Bunu iyi biliyor. Kaderine razı olmaktan ölesiye korksa da artık kurtuluşu yok, bu sefer titreyen o, ama korkudan, çünkü benim hikâyelerim onun canını daha çok acıtacak…

Online personal trainer – Türkiye

Artık bir genel yayın yönetmeni olmadığım için, eskiden ek işim olan ve hatta kitap yazarken falan gözden çıkarabildiğim online personal training (uzaktan kişisel antrenman) yahut benim deyişimle uzaktan fitness danışmanlığı servisim, öncelikli bir noktaya geldi.

Bu noktada, kişilerin çevrimiçi araçlar vasıtasıyla aldıkları bu hizmet hakkında yeterli bilgiye sahip olup olmadıklarından emin olmadığımı söylemem gerekiyor. Özellikle, “en iyi personal trainer olmak isteyenlere 35 tavsiye” yazımı yazdıktan sonra, bu hizmeti veren kişi sayısı arttı (bu yazımı okumak isteyenler burayı tıklasın: http://www.bodytr.com/2014/01/daha-iyi-bir-personal-trainer-olmaniz-icin-35-oneri.html ). Ancak, verilen hizmetlerin içeriğinden haberim yok, bu sebepten online hizmet almak isteyenlerin bilmesi gerekenler var. Birazdan yazacaklarım, hizmet alacaklar kadar, hizmet verecek olan personal trainer’lara da yardımcı olabilir.

İlk olarak, hizmet alacaklar için birebir çalışmayla uzaktan çalışmanın temel avantaj-dezavantajlarını sıralamak yerinde olur:

Avantajlar

Uzman bilgisine erişim. Satın almış olduğunuz bu hizmet sayesinde, uzman bilgisine doğrudan ve de sizin sorunlarınıza yanıt olacak şekilde ulaşabiliyorsunuz. Bu, önemli bir avantaj. Çünkü piyasada birikimi yüksek olan eğitmenler azınlıkta. Fakat bu noktada, “bilgi birikimi” ve bunu hizmet verilen kişiye çözüm üretebilecek şekilde “uzmanca doğru yorumlayabilme” yeteneği önemli. Ne yazık ki kendisi çok güzel vücut yapmış ve aslında eğitmenden çok birer sporcu, fitness modeli sayılabilecek olan bazı isimlerin bu potansiyellerinin olmadığını söylemeliyim. Zaman zaman internette karşıma çıkan çeşitli paylaşımlarda bu “uzman online personal trainer’ların” açıkça yanlış bilgiler verdiğine de tanıklık ettim. Bu sebeple karşınızdaki kişinin iyi bir vücuda sahip olduğu kadar uzman bir eğitmen olup olmadığını tespit etmeniz önemli.

Daha hesaplı olması. Evet, birebir eğitimler, uzaktan aylık danışmanlığa göre çok daha pahalıdır. Piyasada fitness-pilates sektöründe birebir dersin saat ücreti 40 ila 150 TL arasındadır. Online personal trainer’lık ücretleri ise aylık 35 ila 350 TL arasındadır. Kendim için örnek vermem gerekirse şu an online aylık 300 liraya karşılık birebirde ders saati başına 75 TL gibi bir tarifeye sahibim. Geçmişte istediğim 300 lira, bu piyasadaki en yüksek online ücretti. Bugün ise 350 ve hatta 400 TL fiyatları bile gördüm ancak bu bedeli talep edenlerin hizmeti hakkında detaylı bilgim yok. Ben 250 ile yola çıkmıştım ancak çalışmama bağlı olarak 300’e yükseltmek durumunda kalmıştım.

Zamandan ve mekândan bağımsızlık. Eğitmen için de, hizmeti alan kişi için de alacağı destek zaman, mekân ve birçok başka şarttan bağımsızdır. Öyle ki, tatile bile gittiğinizde buna uygun tavsiyeleri vermek durumundayımdır. Elbette bunun sebebi, sürecin sonucunun beni de doğrudan ilgilendirmesi. Ek olarak, ev veya spor salonunda çalışmanız da mümkündür.

Eğitim yönünün olması. Birazdan anlatacağım gibi, ister birebir ister uzaktan olsun, her personal trainer danışanının sağlıklı yaşam eğitiminden (hiç olmazsa spor ve sporcu beslenmesi yönünden) birinci dereceden sorumludur. Bu, ayrı bir ücret gerektirmesi söz konusu bile edilemeyecek değişmez bir görevdir. Yola çıktığınız kişinin temel bilgileri 1’se ya da 4’se onu 5’e taşımakla yükümlüsünüz. Yanlış bilgileri varsa bunları tespit edip düzeltmeli ve düzeldiğine dair onay almalısınız.

Dezavantajları

Hareketleri doğru veya yanlış yaptığınızın bilinmemesi. Önemli bir konudur ve görece olarak genel uzmanlığı yetersiz bile olsa hemen her eğitmenin hareket bilgisi sizden çok daha iyidir. Dolayısıyla, uzaktan eğitim alırken hareketleri uygularken yaptığınız hataların tespit edilip defalarca yapılacak tekrarlarla düzeltilmesi şansı, genelde hiç, yoktur.

Motivasyon (yahut baskı) eksikliği. Yaşanabilecek temel sorunlardan biri de budur. Birebir ders alanlarda bir dahaki ders saatine giderken, bir önceki derste kendine verilen ödevleri gerçekleştirip gerçekleştirememenin gururu ya da suçluluğu olur. Eğitmenle birebir diyalog kurmayınca bu baskı ya da motivasyon ortamı ortadan kaybolur. Online personal trainer’lara tavsiyem, motivasyon sorunu olan danışanlarını sanal bir kafakola almalarıdır. Son çare olarak başvurmanız gereken yöntem bu olmalıdır, öğrencilerinizden vazgeçmemeniz çok önemlidir. Bunun maddiyatla bir alakası yoktur, bunun, bir insanın hayallerinden vazgeçip vazgeçmemesiyle alakası vardır ve bizim işimizin manevi boyutu doğrudan bununla ilgilidir.

Programın zorluk derecesinin tayininin zor olması. Bir antrenman ve beslenme programının kişiye olabildiğince uygun olarak hazırlanması genelde kâğıt üstünde teorik gerçekleşir. Hata payı buna rağmen salonda gelişigüzel verilen bir programdan daha düşüktür. Yine de çalıştırdığımız kişinin limitlerini ne kadar zorladığımızı ya da ötesine geçip aşırı antrenmana düşürüp düşürmediğimizi ölçümlememiz kesin olarak mümkündür diyemeyiz. Birebir çalıştırdığımızda vücudun yanıtlarını hem antrenmanda hem de antrenman dışında gözlemle çıkarabiliriz. Bu sebeple benim tavsiyem online trainer’lıkda ek sorularla bu durumun peşine ayrıca düşülmesidir.

Online personal trainer’ın başlıca görevleri

Her biri kendi içinde alt dallara ve detaylı açıklamalara sahipse de, online olsun ya da olmasın bir personal trainer’ın yapması gerekenlerden başlıcaları şunlardır:

1) Konsültasyon ve değerlendirme (özellikle sağlık değerlendirmesi online’da ayrıca önemli)
2) Fitness durum tespiti
3) Kişiye özel program tasarlama
4) Doğru egzersiz yönetimi (fizyolojik, anatomik, biyomekaniksel, güvenli, bilgilendirme, motive etme, takip ve gelişim ölçme)
5) Beslenme eğitimi
6) Egzersiz fizyolojisi ve anatomisi eğitimi

Bu süreçte, eğitimlerle ilgili kısım belirlenmiş ders saatlerinde olabileceği gibi, akışına bırakılmış şekilde parça parça ve yeri geldikçe de olabilir ancak bilgilerinizi, en azından onun ihtiyaç duyacağı kadar, danışanınıza vermelisiniz. Bu, sizin lütfunuz değil, sorumluluğunuzdur.

Eğitmen arkadaşlar, “bilmiyorum” demenin gücüne inanın

Her şeyi bilmeniz mümkündür değildir. Elbette, siz bir uzmansınız, bilmeniz gereken çok şey var ve bu konularda yetkin olmak zorundasınız. Ancak, her konunun her detayını falan bilemezsiniz. Bilmiyorsanız, bilmiyorum deyin. Bunun karşı tarafta ne tür bir etki yarattığını şahsen ben hiç umursamam, benim yalan söylememem çok daha önemlidir.

Personal trainer’lık, özellikle online yapılıyorsa mutlak ve ihanet edilmemesi gereken bir güven üzerine tesis edilmelidir. Sürecin verimli geçmesi için de bu çok önemlidir. Danışanınız sizden, siz de danışanınızdan süreci ilgilendirecek bir şeyi gizlememelisiniz. Elbette, danışan gizliliği de esastır, hasta-doktor mahremiyeti aynen geçerlidir.

Bir online personal trainer’ın değerlendirilebileceği kriterler ise şu şekilde ifade edilir ve danışanlar da danıştıkları özel eğitmene bunlar üzerinden puanlar verir:

Vadedilen zamanda görev yapma:
Hijyen (online’da bu kriter eksik de olsa tavsiyeler üzerinden ölçülebilir):
Dürüstlük:
Güvenilirlik:
Sabır:
Çekicilik (meslekte bir detay olan bu husus ne yazık ki diğer önemli kriterlerin önüne geçebiliyor):
İdare:
Arkadaş canlısı olma:
İçtenlik:
Disiplin:
Tahammül:
Hırs:
Motivasyon:
İş etiği:
Profesyonel giyim (online PT’de yok):
Profesyonel dil:
Profesyonel davranışlar:
Profesyonel karakter:
Önyargılı olma:
Tutum ve yaklaşım:
Adil olması:
Olgunluk:
Saygınlık:
İşbirliği yeteneği:
Sempatiklik:
Ölçülü olma:
Sır tutma:
Düzen:
Kararlılık:
Komut ve idare:
Hastalık bilgisi:
Hareket bilgisi:
Beslenme bilgisi:
İleri yaşla çalışma:

İşte, olay ana hatlarıyla böyle bir şey. Dolayısıyla biriyle çalışmaya başlamak bile aslında günler alan bir dizi çalışmayı gerektirebiliyor.

Çağlara meydan okuyan imajıyla, dostumuz Fabio

6 yıl boyunca bodytr’yi yönetmemden olacak, fitness sektörüne ağ kurmuş sinsi bir örümcek gibiyim. Kıyıda köşede bir hareketlilik olsa, çalışma odamdan bu titreşimleri fark etmem hiç de zor olmuyor. Artık eskisi gibi takip etmesem de, en azından önemli gelişmeleri atlamam mümkün değil. Fakat, bugün size son gelişmelerden değil, fitness dünyasında kendine has bir yer edinmiş olan, yılların eskitemediği dostumuz Fabio’dan bahsedeceğim.

fabio-fitness

İnternetteki yabancı fitness ortamlarında, Fabio diye bir fenomen var, daha doğrusu Fabio Fitness. Fabio’muz ilginç bir arkadaş, her şeyden önce şaka değil, gerçek. Jim Carrey ya da Terry Crews gibi bilinçli bir “fitness parodisi” yok ortada ama insanlara komik geliyor Fabio Fitness DVD’si, daha doğrusu bu DVD’nin kapağı. Tanımlaması güç, fakat hepimizin sezebileceği bir komiklik bu.

Bugün yine bir yerde karşıma çıkınca merak ettim, acaba kimdi bu Fabio, neden bir fitness DVD’si yapmıştı ve şimdilerde ne yapıyordu? İlk olarak, Fabio Fitness DVD’si üzerinden onun tam adını tespit etmekle işe başladım: Fabio Lanzoni.

Harlequin-kapak

Boş zamanlarında jigololuk yaptığını sandığımız dostumuzun aslında bir model olduğunu öğreniyoruz (sayılır mı bilmem?). Kendisiyle ilgili ciddi tahminim ise Harlequin romanlarının kapağında yer aldığıydı. Bunun sebebi, bu romanların geçkin kadın cinselliğine hitap etmesi ve Fabio gibi dostlarımızı birer seks objesi hâline dönüştürmesi. Gerçekten de böyle Fabio; 1,90 boyu, bronz teni, uzun saçları ve Feriştah’ın düşlerindeki edeleleriyle, post-menopause kitleye hitap eden gündüz düşlerinden fırlamış bir imajı var onun. Websitesine girdiğimde ise yanılmadığımı görüyorum, gerçekten de birçok aşk romanının kapak çocuğu olmuş Fabio.

Aynı zamanda çeşitli film ve dizilerde de rol alan Fabio, ifadesiz ve sıradan çehresiyle bu alanda pek yükselememiş. Yine de güncel çalışmalarda yer aldığı oluyormuş. Ayrıca gösteri dünyasının merkezlerinden birine yerleşmiş bir Milanlı kendisi, yani Kaliforniya’ya. Bu notu da düşelim.

Fabio’yla ilgili ilginç olan şey ise, bugün kendisini bir espri unsuru hâline getiren imajından asla vazgeçmemesi. 20 yıl sonra bile aynı uzun sarı saçlarıyla salınan Fabio, sanırım kendine ait olan, birtakım doğal takviye gıdaların tanıtımlarında da modellik yapıyor son günlerde. Bu noktada, imajının bir şekilde dikkat çekmesini kompleks hâline getirmeyip geri adım atmaması ve bir şekilde avantaja çevirmesi takdire şayan. Nitekim nice GAP, Hugo Boss modelinin adını sanını bile bilmeyiz, ya da bilmesi gereken de zaten biz değil kadınlardır, bilemiyorum.

Fabio’nun çalışmaları için, tıpkı imajı gibi 90’lardan kalma mütevazı internet sitesine girebilirsiniz: http://www.fabioinc.com/

Kendisiyle ilgili “Avrupa tipi prens saçlı” yorumum ise People dergisinin 1993 yılında katıldığı bir görüş olarak kayıtlara geçsin.

fabio-people

Yazarın Odası ve Timaş’ın pamuk kılıflı zokası

balik-zokasi

Fotoğraf: https://flic.kr/p/7oXGBY

Birkaç yıl önce karşıma çıktığında alma gafletinde bulunduğum bir kitabı hatırlıyorum, Timaş Yayınları’ndan çıkan “Yazarın Odası” eserinin başlığı ilgimi çektiğinde içini karıştırmıştım ve ardından büyük bir zevkle satın almıştım.

Ancak bu kitap üzerine birkaç şey söylemesem olmaz. Çünkü, daha evvel Timaş’ın birçok defa yaptığı üzere, yine gerçek dışı ifadelerle kitabı allayıp pullama çabasını bu kitapta da fark ettiğimde pişman olmuştum. Gerçi, ben kitabı içeriği için almıştım ama içeriğin, çok daha fazlasıyla internette halka açık yayımlandığını bilmiyordum, kitabın arka kapağındaki “bulunmaz bir kitap” ifadesi ise bu noktada yanılmamın sebebi olmuştu. Yanıltılmam ise beni kızdırır, kızınca da yazarım.

Geçmişte, çoksatar kitapları “Kayıp Gül”de de aynı dümenleri yapmaktan ar etmemiş olan Timaş’ı tekrar hatırlayalım. Neydi o dümenler? Sorunun yanıtını Hürriyet’ten Ezgi Başaran vermişti: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12887668.asp?yazarid=341

Yazarın Odası’nı birkaç saatte okumuştum, güzel kitap doğrusu çünkü çok şükür kapakta ismi öne çıkarılan Orhan Pamuk yalnızca önsöz yazmıştı. Kitabın içeriğinde ise Truman Capote gibi gerçekten sevdiğim yazarlarla yapılmış söyleşiler vardı. Şahsen, benim için Orhan Pamuk’un önsöz bile yazması iticiydi, dolayısıyla kitabın içine bakmasaydım almazdım. Orhan Pamuk’a gelince, Türkiye’deki sayılı profesyonel yazardan biridir ve satış anlamında da başarılıdır. Fakat, her ne kadar edebî yönü ondan üstün olsa da bir çeşit Elif Şafak’tır kendisi. Her iki yazar da, ki Şafak’ın düzgün Türkçe bile bilmediği ortadayken, kendilerine getirilen ciddi eleştirilerin altından kalkamayıp yığının ve medyanın arkasında “beğeni balonuna” saklanmakla yetindiğini biliyoruz. Bu tutumları bile gerçek sanatçı kimliğinden ne kadar uzak olduklarını göstermeye yeter çünkü sanatçı, sanatının arkasında durup sana bana “anlamsız” gelebilecek tartışmalara girer ve sanatını savunur. İsimleri ölümsüzleşmiş bütün gerçek sanatçılar istisnasız bu tutumu sergilemiştir. Bu isimler ise sanatçı olamamalarına karşın “giysi gibi kuşandıkları sözde siyasi duruşları” yüzünden ve çeşitli çıkar çarklarının merkezine konumlandırıldıklarından ötürü, isimleri pek çok defa biz istemesek de medya marifetiyle yüzümüze çarpılan yazı üreticileridir. Elif Şafak benim kriterlerime göre yazar bile değilken, Pamuk’un hakkını teslim edeyim, o sadece kötü, beğenmediğim bir yazardır. Şafak’ın ise, “eserlerini” Türkçe bile yazmadığı ve çevirmen-editör marifetiyle Türkçeye kazandırdığını herkes biliyorken nasıl Türk ve Türkçenin yazarı olarak yutturulduğu destansı bir başarıdır. Bunu kabul eden herkes Türk yazınını zerre kadar anlayamamıştır, hiçbir yazın, çeviri edebiyat üzerinden oluşmamıştır, oluşamaz. Yazarlar, kendi dillerine yalnızca kurgu yapmakla katkıda bulunmaz, sentaks, kelimeler, işleyiş, üslup… Bunlar beynelmilel değildir, o dile hastır. Bu basit gerçeği sündürecek değilim ama, lütfen, Elif Şafak’ı olur da yazar olarak kabul etseniz bile Türk yazarı veya Türkçenin yazarı olarak kabul etmeniz mantıksızdır. Orhan Pamuk’la ismini birlikte anmak bu sebeple Pamuk’a hakarettir. Pamuk, beğensek de beğenmesek de, iyisiyle kötüsüyle bir Türk yazarıdır ve yazınımızda yeri vardır. Şafak’ın sağlam bir irade gerektiren yazarlığı bırakın, basit ama asil bir felsefe olan vejetaryenliği bile nasıl “otoburluk” seviyesine indirgeyerek et yemeye bile “yalandan, yeniden geçişini” pazarladığını mide bulantısıyla okumayan kaldı mı ayrıca? http://www.odatv.com/n.php?n=elif-safak-et-degil-bizi-yiyor-1409141200  Bir diğer nokta ise, kendisini eleştirenlere eşinin basın marifetiyle sansür yahut saldırılarda bulunduğu öteden beri kulislerde konuşuluyor. Doğru mu bilmiyoruz, ancak bu da doğruysa, başka bir çeşit acınası durum olarak Şafak portresindeki yerini alır.

The Paris Review, edebiyat dünyasının ağır toplarından olagelmiş bir dergidir ve pek çok edebiyatsevere göre gezegenimizdeki en iyi 20 edebiyat dergisinden biri olduğuna kuşku yok. Buna bağlı olarak, söyleşileri bile oldukça kalitelidir. Zaten ben de birkaç soru cevabı okuyunca hayran kalıp almıştım.

Esas önemli haber şu, Yazarın Odası’nı oluşturan söyleşilerin tek önemi, Türkçeye tercüme edilmiş olmaları. Daha önemlisi, Capote’un, Faulkner’ın, Marquez’in söyleşi yoluyla da olsa arzıendam ettikleri bir kitaba, Pamuk gibi yetkinliği oldukça tartışmalı bir yazarın önsöz yazması kitaba değil, Pamuk’a değer katar olsa olsa. Tabii ki Timaş bu önsöz numarasıyla özenti okuru kandırmış mıdır, kandırmıştır evet, orası ayrı. Burada bazı ezbercilerin Nobel Edebiyat Armağanı’nı öne sürerek Pamuk’u pamuk gibi aklama yolunu seçeceğine de kuşkum yok, ancak ilgili armağanların edebiyat ayağının ne zaman ve nasıl bu kadar “siyasileştiği” konusu ayrı bir araştırmayı gerektiren ve artık hiçbir edebiyat çevresinde inkar edilmeyen bir gerçektir.

Bununla birlikte, kendi adıma Pamuk okuyana da beğenene de itirazım ya da tepkim falan olmaz, ancak Şafak okuyup da beğendiğini söyleyen bir insanın edebî beğeni yönünden sığ olduğunu anlamam hiç zor olmaz. Bu sebeple Şafak okuyanlarla entelektüel bir tartışma dahi içerisine girmem.

Sonuçta, İngilizceniz benden iyiyse şuradaki birbirinden güzel söyleşilerle edebiyat ihtiyacınızı ardı arkası kesilmeyecek orgazmlarla giderebilirsiniz: http://www.theparisreview.org/interviews

Yüce sanat eserleri

cizgisel

Fotoğraf, Tiziana Nanni https://flic.kr/p/eeZGCW

Sinema, namı diğer yedinci sanat. Klasik sanatın dans, müzik, şiir, heykel, resim ve mimari dallarının hepsini sanal bir gerçeklikle sergileyebilen ama hiçbiri de sayılamayacak kendine has ve yeni ana sanat dalımız. Seviyoruz sinemayı, çok seviyoruz hem de, sevmemek de pek elde değil.

Abim yıllar önce Michigan’ın öküz gömen karını görünce evinin önüne E.T. ve Badi karışımı bir kar heykelciği yapıyor, kardan adam sonuçta. O dönem açık olan hesabından bunun fotoğraflarını paylaşıp albümünün adını da “Yüce Sanat Eserleri” koyuyor. Basit bir şekilde abartma yoluyla espri yapıyor ve ayrıca önemsiz eserinin şeklen de komik olması güldürme etkisini artırıyor.

Abim ilkokul 2’deyken bile bugün kendine “ressam” deme cüretinde bulunan bazı insanlardan daha kuvvetli kalemi olan biriydi (hatta çizdiği resimleri arkadaşlarımıza parayla sattığımız olurdu). Ortaokulda yaptığı heykel de tabii ki yaşının çok ötesindeydi. Yüzlerce kitap okumuştur, seçkin bir sahaf kurduydu yıllarca ve liseyi bitirince yazdığı birkaç hikâye bile, yayınlandığında göreceksiniz, oldukça sağlamdı. Türkçe şiirleri İngilizceye şiirselliklerini koruyarak çevirir, bu onun yoğun yaşantısında arada bir el attığı hobilerinden biridir.

Yüce sanat eserleri… Elbette 15 dakikada yapılıveren biraz işlenmiş basit bir kardan adam yüce değildir, ki zaten ona göre gerçekten sanatta yüce olan şeylerin en aşağısına biz “başyapıt” diyoruz. Böyle bir adam; kendi dalgasında, kendi hayat mücadelesinde ve keskin zekâlı, çalışkan, doğuştan gelen yüksek resim kabiliyetine sahip.

Hiçbir şey görmesem bile bunları bizzat görmem, bize dayatılan “yüce sanat eserlerini” yutmamam için yeter sebep. Sinemada yine çok boktan filmler var ve hakkında okuduğum yorumlara bakılırsa hepsi de pek bir yüce. Yerseniz.

Elbette bunun için iyi filmden anlayan, ki ben çok anlamam, insanlar ilgimi çekiyor. Bu basit konuda bile yanılan birine ne diyebilirim ki? Bir diğer nokta, her sanat dalında her insana hitap edebilme yönü olan “sezgisel anlatımlı” seçkin örnekler vardır, sinemada da böyledir. Fakat genelde sinema okur yazarlığı ayrıca bir altyapı ve eğitim, birikim ister. Dolayısıyla bugün biz sinema anlamında pek az başyapıta sahibiz diğer sanat dallarıyla kıyaslandığında. Daha büyük sinema artistleri, yönetmenler geldiğinde bu sanat dalında da daha çok alt birikim istemeyen başyapıt görebileceğiz.

Tabii ki milyon dolar bütçesine rağmen sanatsal açıdan ucuz Hollywood filmlerinde vakit geçirmek ayrı, bir de tamamen leş filmlerin “üstün sanat eseri” diye bize dayatılması ayrı. Ona da bir not düşeyim.

Velhasıl, her sanatta her zaman için gerçekten seçkin ve üstün eserlerin yanı sıra bir de yığınlar üzerinden prim yapmak için sergilenen bayağı örnekler olur. Sinema da bundan muaf değil, belki de böylesi hepimiz için daha iyidir. Ne de olsa futbol izlemeyi “sporseverlik” olarak niteliyoruz, halbuki esas fonksiyonu hayatın ve ülke işleyişinin daha az sorgulanmasıdır. Futbolun kitlesel ilgiyi bu kadar çok çekmesi için devlet desteği de alması boşuna değil.

 

“Sağcıdan sanatçı olmaz” burunlamasına parmak sokmak

politik-estetikler

Sanat, politikanın gölgesinden çıkmadıkça özgür sayılmaz.

Küçümseme, genelde kendini yüceltmenin güven verici sıcaklığını hissetme dürtüsüyle gerçekleşen hayvansı bir davranış biçimidir ve çoğu durumda hak etmiş olmak oldukça güçtür, çaba ve bedel ödemek ister. Doğada küçümsemenin neredeyse karikatürize edilmiş yansımalarını görmek mümkün. Örneğin mutlak zafer anında bir kedinin fareyle oynadığını görmek bunun acıklı bir örneğidir. Karnı yarılmış bir antilobun, bacaklarını arada bir hedef alamadan çaresizce savurması, başında oturup soluklanmakta olan avcı leoparın yüzünde bir rüzgâr yaratmaktan öteye gidemediği gibi, kuşkusuz bu tehlikesiz hareketlilik leoparın zafer duygusunu pekiştirip ona haz ve güvenlik hissi verir. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, muzaffer olanın bu “hakkı” dünya üzerinde her gün binlerce defa kullanılır. Çoğu durumda küçümseyen, yaptığı eylemin bilincinde değildir. Bugün insanların çok büyük bir kısmı gündelik hayatında farkında olmadan sayısız “muzaffer küçümsemesi” örneği davranış sergiler. Bu kişilerin herhangi bir belgeselde gördükleri zavallı avla dalga geçilmesine acıması ise aslında kendi durumlarına tutulan bir aynadır ancak, kavrayamazlar.

Zekâsı geliştiği için soyut düşüncenin topraklarında gezinebilen insan, bu içgüdüsel davranış biçimini “tersten okuma” yoluyla bir savunma/saldırı aracı olarak da kullanabilir. Tersten okumadan kasıt, bu davranışın doğasında “zafer” olmasına rağmen, tersten okunarak kullanıldığında ortada bir zafer olmadığı gerçeğidir. Kişi ya da grup, “sözün gücünü” kullanarak mücadele hâlinde olduğunu hissettiği kişi ya da grubu küçümseyerek ona saldırıp özgüvenini yaralamak, aynı zamanda da kendi özgüvenini sağlamlaştırmak ister. Küçümsemenin bir zafer davranışı olduğunu içgüdüsel olarak bildiğimizden, bu gibi durumlara seyirci kaldığımızda kazanan tarafı “küçümseyen taraf” zannederiz ve bu sayede bir kere daha küçümseyen tarafın sahte zafer duygusunu pekiştirip özgüvenini sağlamlaştırmış oluruz. Ancak bu noktada kazanılmış, hak edilmiş bir özgüven olmadığı için, özgüveni gereksiz yere fazla yükselen bu kişilerin niteliksiz davranış ya da eserler ortaya koyması durumu ortaya çıkar. İşte, ülkemizde zaman zaman bazılarının dile getirdiği “Sağcıdan sanatçı olmaz abicim!” cümlesinin arkasında yatan durum budur. Bu burunlamaya parmak sokmasam, rahat edemezdim doğrusu.

***

Politik anlamlarıyla sağ ve sol, dünya genelinde aşağı yukarı aynı anlamlara gelir. Anlamlar üzerindeki bu anlaşmanın sebebini bilmek için, kavramları doğuşundan başlayarak kısaca hatırlamakta yarar var. 1700’lerin sonunda devrim ateşiyle kaynayan Fransa’da, geleneksel monarşik düzeni destekleyenler parlamento başkanının sağında otururken, sosyal adaletsizliğe ve hiyerarşiye karşı duranlar solunda oturuyormuş. Bu noktada söylemeden geçmeyelim ki, yine hayvansı bir davranış olarak bu kişilerin “fikirsel türdeşlerinin” yanında fiziksel olarak konumlandıklarını unutmamak gerekiyor. Daha iyi bir dünya idealize edilirken, faklı fikirlerin dirsek mesafesinde barış içerisinde yer alabilmesinin neden daha üstün olduğunu da buradan anlayabiliriz.

Her neyse, işte bu olaydan sonra Fransa’da Sağ/Sol, Sağcı/Solcu, Sağcılık/Solculuk kavramları siyasi birer etiket olarak ortaya çıkıyor. Gelenekçi sağcılar, argümanlarını desteklemek için içine bol bol tanrı, kral, gelenek, doğanın kuralı gibi laflar kattıkça, sağcılığın tanımında kullanılacak ölçütler de oluşmaya başlıyor ve bugün bu tanım dünyada genel olarak kabul ediliyor. Buna karşın, o dönem Fransa’sında temelde eşitsizliklere karşı durmakla tanımlayabileceğimiz solculuk, kendi “iç kural düzenini” oluşturmadığından, doğuşundan itibaren “yoruma daha açık” bir görüş/duruş oluyor. 200 yıl önce de bugün de sağcıların genelde safları sık ve düzgün tutmayı başarırken solcuların sürekli bölünmesinde de “solculuğun genetik etkisi” diyebileceğimiz bir gerçek söz konusu yani. Çünkü sağcılar adı sağcılık olmadan net sağ görüşler üzerinde farklı gruplarda güçlenebilirken, sol grupların hemen hepsi “solcu” adını kullanmak istiyor.

Soğuk Savaş döneminde Komünist ülkelerin, Fransız Devrimi’nin kültürel mirasını katık edip yeme arzusundan ötürü “solculuğu” benimsemesiyle birlikte, bu kavramlar tarihleri de unutularak Soğuk Savaş etkisindeki her yere (neredeyse tüm dünyaya) sıçramış oluyor. Kendine has ve kör topal da olsa “demokratizm” bayraktarlığı yapan ABD’nin ise, demokrasinin pek çok ilkesine ters görünen bu antika sağcı etiketine nasıl kavuştuğu ise bence komik ve ilgi çekici bir dizi açıklama gerektiriyor.

Konuyu beynelmilel yönden buraya kadar açıklamak, bu yazıda ülkemiz çerçevesinde ele almak için yeterli, yoksa yazı çok uzar.

***

Solculuk kendi içinde kaygan bir zeminde durduğundan tanımlamak zor olsa da, solcular için sağı ve sağcıları yaftalamak dünyanın en kolay işiymiş gibi görünür. Bunun sebebini yukarıda biraz açıklamıştık, sağcılık daha net ölçütlere sahipti;

* Monarşiyi desteklemek (günümüzde hangi rejim için olursa olsun statükoculuk yapmak),
* Kilise’yi savunmak (günümüzde hangi dini olursa olsun bir şekilde referans almak),
* Geleneği savunmak (günümüzde “düğünü erkek tarafı yapsın,” demek bile gelenekçilik olarak yorumlanabilir),
* Doğal düzen olduğu iddiasında bulunmak (günümüzde homoseksüelliği beğenmemek bile sağcılık olarak yorumlanabilir),
* Kişinin kendi toplumunun diğer toplumlara kıyasla önceliği olduğuna inanmak (günümüzde milliyetçilik veya birkaç adım ilerisi olan ırkçılık noktasındaki her görüş sağ olarak değerlendirilebilir),
* Toplumsal sınıf farkının sosyal hak hiyerarşisi yarattığına inanmak (günümüzde artık kimsenin ağzıyla söylemeye cesaret edemediği bir düşünce hâline geldiğinden büyük oranda yaftalatabilme gücünü yitirmiştir),

Listeyi uzatabiliriz ancak, solcuların sağcıları tanımlarken ölçüsüzlüğe varan bir etiketleme “hakkına” sahip olmasının sebebi budur. Bu durum her ne kadar insanlığa aykırı olsa da, “insanlığın haklarını koruyan yüce kişiler”, yani bunu en çok bağıra bağıra söyleyen isimler “solcu” olduğundan, kimsenin aklına solculuğun kendi içindeki karmaşasından doğan bu insanlık dışı çelişkiler yumağı garabeti sorgulamak gelmez. Ayrıca bu yumak, kendini, kim bilir neden, “solcu” olarak tanımlayabilen herkese o andan itibaren “sağcı yaftalama” gücü veren sihirli bir küredir. Yani, kendi kendini solcu ilan ederek yücelen bu kişi de artık canı her istediğinde “mücadele hâlinde olduğu” heyulayı kişilere yansıtarak canının istediği hemen herkesi küçümseyebilir. Bu bizde öyle bir noktaya varmıştır ki, aslında solculuğun sistematikleştirilememesinden kaynaklanan bu dejenerasyon, solcuların kendi gruplarından birini suçlamak istediğinde “Sen dejenere olmuşsun!” suçlamasını da kapsar. Türk solunun kendini eleştirirken “Biz neden birlik olamıyoruz ulan!” serzenişindeki esas sorunu solculuğun müphemliğinde aramak da bu serzeniş sahiplerinin aklına gelmez. Çünkü, “Gerçek İslam bu değil!” diye kendi dışında canının istediği her “Müslüman’ı” İslam dışına itip “İslam’ı aklayan” günümüz İslamcıları gibi, günümüz solcuları da kendi yorumlarının en doğrusu olduğuna inandığından “ötekileri” suçlayıp ideolojisini ve kendini temize çıkarmış olur.

Hâlbuki günümüz Türk solcularının ekserisi basın sektöründe çalışıyorsa beleş içki olan davetlere koşup goygoy yapmakla, piyasada reklamcılık yapıp “düşman olduğu” kapitalizmi semirtmekle falan meşguldür. Solcuların kendi içindeki bu çelişik durumlar da, solculuğun doğasındaki yoruma açıklıkla kolayca kapanır ve hiçbir solcu olayı kolay kolay gerçek kökünden yakalayıp da sorgulamaz. Çünkü bu pek özgürlükçü solcuların her zaman ama her zaman bir gerekçesi vardır. Örneğin arkadaşlarıyla buluştuğunda “pis katil!” dediği bir yönetici için, çalıştığı gazete o görüşten birine ait diye her gün o katili aklamak üzere hizmet etmekte bir yanlışlık görmez. Bu noktada iş artık tiksinti boyutuna vardığından günümüz bazı solcularının bu acayip grup seksinden çıkıp esas konumuz olan sanata geçeceğim.

Not: Yeri gelmişken uzun dönem bir şekilde sağcı olarak yaftalanan Cumhuriyetçilerle bir kısım solcuların nasıl barıştığı hakkındaki görüşümü de sizinle paylaşmak isterim. Türk solcularıyla, hatırı sayılır gücü olan “cumhuriyetçilerin” barışmasında küçük bir kelime sihirbazlığı yatıyor: Ulusalcılık (bu barışmanın alt metnini okuyabileceğimiz sloganlarını da hatırlayalım: “Ne sağcıyım ne solcu, ulusalcıyım ulusalcı!”) İşte bu küçücük kelime oyunuyla algı yönetimi tarihe not düşülmesi gereken bir başarıyla gerçekleştirilmiştir ve eminim buna sebep olanların bunu neden ve nasıl yaptıkları hakkında benim kadar bile fikri yoktur. Kişi ulusalcı oluverince, birden sanki Cumhuriyet’i destekleyen tipik bir sağcı olmaktan kurtulmuştur bu solculara göre. Ah minel solculuk!

***

Solcuların “sağcı” olarak niteledikleri isimlerden sanatçı çıkmaması gülüp geçilecek bir yalan olmakla birlikte, bu “argüman görünümlü safsatayı” dile getirirken, gelenekçiliği damarlarına kadar yaşamak istemenin açmazındaki bir grup İslamcıdan örnekler seçmeleri çaresizliklerindendir. Örneğin pekala “sağcı” gömleğini giydirebilecekleri safkan bir milliyetçi olan Ömer Seyfettin, bugün bile aşılması güç bir edebî ışıkla parlamaktadır. Sağın bile sağında yer alan ırkçı Nihal Atsız ise Bozkurtlar’ını anlatırken üstün bir sanat becerisi sergiler. Dilde Nihat Sami Banarlı’nın çalışmalarını dikkate almamak elde değilse de, ola ki almadınız, Kaplan’ı ve daha nicesini solcu mu sayacaksınız? Türk şiirinin tartışmasız en kuvvetli şairlerinden biri olan Necip Fazıl’ı sırf İslamcıydı diye sanatta Nazım Hikmet’ten aşağı tutabilmenin bir olanağı var mıdır?

Buna karşın kendini bağıra bağıra solcu olarak niteleyip de sanatın çöplüğüne bile yakışmayacak nice çalışması olan birçok isim sizin de aklınıza gelmiyor mu?

Sağ, özellikle edebiyatta ülkemizde oldukça güçlü olagelmiştir. Kişilerin dünya görüşünden bağımsız olarak sanatlarında başarıya eriştiklerine kuşku bırakmayan birçok örneğimiz var. Müzikte de Türk milliyetçisi olduğu gün gibi meydanda olan Barış Manço gibi çınarları yok saymak mümkün değil.

Dünyada da durum hiç farklı değil. Koyu bir faşist olan Giovanni Papini’nin çalışmaları her dönem İtalya’nın en seçkin eserleri arasında yer almaya layık birer entelektüalizm anıtıdır. Salvador Dali’nin resimde eriştiği başarıya kaç solcu erişebilmiştir? Ingmar Bergman’ın Nazi destekçisi olması o güzelim filmlerinin değerini mi düşürmüştür? Sanatçı yönünden de kuşku duyulmaması gereken Aristo’nun öjenik olması yapıtlarının dünyayı iyi yönde değiştirmesini engellemiş midir?

Sanat, kendini solcu olarak tanımlayarak rahatlayan bazı aptalların zayıf düşlerinin erişemeyeceği bir yerdedir. Sağcı, solcu, bokçu veya püsürcü olsun, sanatı insan davranışlarına ve çokyönlülüğüne aykırı düşecek şekilde sınırlayıp tekele almaya çalışmak, ilkel bir kendini savunma dürtüsünün çirkin bir tezahürüdür.

Bu gibi iddia ve inanışları olan insanlar o derece aptallaşmışlardır ki, bu yazıyı okuduklarında bile beni kendi küçük dünyalarında konumlandıracak şekilde yaftalamak isterler. Hâlbuki insanlar, “insanı” kavrayıp olgunlaştıkça her türlü katı, kalıplara sıkıştırılmış gerçek dünyayı tanımlamakta aciz ideoloji zincirlerini de kırmaya başlar. Bir iddianın saçmalığını dile getirmek, karşı çıkılan bir başka görüşün güzellemesini yazmak da değildir. Saçma, saçmaysa, saçmadır.

Bir sengine yekpare Acem mülkü isteyen emlak piyasası

sikisik-metrobus
Bu şehr-i Sıtanbûl ki bî-misl-ü behâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır

Diyordu Lale Devri’nin parlak şairi ve parlak oğlanlara ilgisini gizlemeyen Nedim’i. Kendisinin sakalından ve sarığından dahi utanmadan parlak oğlanlarla aşna fişnayı yalnızca birkaç gazelinde sanat adına mı yaptığını, yoksa gerçekten de ılık mı olduğu sorusunu tarihçilere ve ateşli LGBT cemaatine bırakıyorum. Belki o dönemde de günümüzdeki “Sanat için soyundum!” olayı gibi “Sanat için oğlancıyım!” lafı vardır, bilemiyoruz. Tek bildiğimiz, Nedim’in Lale Devri’ni sona erdiren Patrona Halil İsyanı sırasında öldüğü.

Sakal ve sarığa gönderme yapma sebebim, her nedense bu ikisinin son yıllarda heteroseksüel eril bir iktidar algısıyla iyice sarmaş dolaş olması. Tarih bilmeyenlere hatırlatmak gerekiyor ki, bereketli insanlık tarihi, her türlü imaj ve serpuş altında homoseksüel yetiştirmiştir ve Anadolu toprakları da müstesna değil. Literatürümüze “oğlancılık, gulamperestlik, civelek, iç oğlanı, vs.” gibi türlü türlü ibnelik terimini kazandırmış olan Osmanlı mirasının üzerine oturmak isteyenler dikkatli olsa iyi olur…

Bana gelince, herhangi bir mirasın üzerine oturmak gibi söylem, eylem ya da tasarılar içerisinde değilim. Tek derdim, birkaç ay içerisinde İstanbul’da insan gibi oturulabilecek kiralık bir ev bulabilmek ve o eve yerleşebilmek. Bu maksatla şimdiden internet üzerinden kiralara bakınca, ister istemez bunca şeyi hatırladım. Acemleri bilmem ama biz Türkler olarak İstanbul’da kiralık da olsa oturabilmek için birçok şey feda ediyoruz gibi görünüyor.

Ev sahipleri mi mantıksız, emlakçılar mı pahalıcı, Suriyeliler mi gerçekten fiyatları yükseltti, “babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi,” gibi sorularım, şu an penceremde ıslık senfonisi yaratan İstanbul fırtınasında yanıt bulamadan kayboluyor.

1+1 gibi bekârlara uygun dairelerin merkezî yerlerde ne kadar köhne olduğuna bakılmaksızın Acem mülkü karşılığında kiralanmak istendiği, yeni yapılan yerlerin ise gerçekten de Acemistan kadar “İstanbul içinde ama İstanbul’a uzak olması”, nice yurttaşı olduğu gibi beni de dertten derde, sualden suale attı. Çevreme baktığımda, yani kendim gibi genç ve bekârlara baktığımda hepsinin aynı dertten ötürü cortlamış olduğunu fark etmem hiç de zor olmadı. Zaten bırakın bekârları, aileler için bile en büyük masraf kalemi “ev kirası”.

Aslında yaşamak bile istemediğim İstanbul’da yaşamak zorunda kalmış gibi göründüğüm şu durumda bir de bu kiralarla yüzleşmek, öve öve bitirilemeyen sengini, rengini ve de cangıldan hallice intizamını sinkaflar eşliğinde andığım bir İstanbul namesi çıkarıyor ortaya. Benim gazelimde yekpare Acem mülkü fedadır yalakalığı yok, olacağını da pek sanmıyorum.

300 yıldır Karacaahmet’te yatmakta olan Nedim’i de bir de bugünün İstanbul’unu görsün diye mezarından kalkıp bir kere olsun iş geliş-gidiş saatlerinde metrobüse “binmeye çalışmaya” davet ediyorum. Eminim kendisi hayranı olduğu genç oğlanların hoyrat sürtünmelerinin önüne narin bedenini siper edecek ve bundan da çok memnun olacaktır. Çok şükür, benim böyle sürekli gitmek zorunda olduğum bir işim yok, olanlara da üzülüyorum.

Gerçi, döneminde önde gelen devlet adamlarına yazdığı kaside adı altındaki yalakalık şiirleriyle makam ve mevki elde eden Nedim günümüzde yaşasa iyi bir gazetede köşe tutardı sanırım. Sonra da Boğaz’ı seyrettiği dairesinden, yine aynı şekilde bir İstanbul methiyesi yumurtlayabilirdi. Yani, amiyane tabirle, İstanbul parası olana İstanbul ve içinde yaşamak zorunda olmayanların sürekli kafamıza vurduğu gibi “çok güzel” bir şehir falan değil.

Midemdeki tanımlanamayan nesne: Hazır noodle (ramen)

Danışanım bir hanımefendinin diyetini sıkı takipteyim, öğünlerini düzenli olarak Whatsapp marifetiyle öğrenmezsem rahat edemiyorum. Uğurlu Lanetli 2014’ümü atlattıktan sonra bundan böyle ilk işim danışanlarım.

Yemekleri kendisi belirliyor, bana söylüyor, onay olursa yiyor. Açıkçası, neredeyse hiç düzeltme bile gerektirmeyen menüler hazırlıyor. Danışmanlığına başladığım ilk aylardaki diyalog ve bilgi aktarımının karşılığını aldığımızı düşünüyorum ama belki de başarıyı kendime mal etmemeliyim, pek de emin değilim.

Her neyse, kendisinin menüsünde bugün doğal noodle var, hani şu Uzakdoğu damgalı yapımlarda her an karşımıza çıkabilen makarnamsı uzun taneleri olan çorba. Ramen de deniyor. Açıkçası, noodle’un görünüşü, hele bir de yenmesini izliyorsanız, iştah açıcıdır. Bunun sebebi, içindeki beyaz makarnaların karbonhidrat olduğunu anlamamızdan fazlasını barındırıyor: Noodle, fiziksel sebeplerden ötürü tüketimi oldukça kolay ama aynı zamanda haz veren bir gıda. Çünkü ince ve yumuşak şeritleri ağzımız için hiçbir sindirim zahmeti taşımadığını belli ederken, uzunluğuyla da ağzımızın tamamına sığmayacağını belli ederek bir haz vaat eder. Böyle bir gıdayı tüketmekten insan nesli olarak neden haz aldığımızdan emin değilim, fakat bu davranışı çocukların “spaghetti” sevgisinde görmek mümkün (ve noodle daha fazla eğlence sunar makarnaya göre). Bana kalırsa bu yapıdaki, yani karbonhidratlı, ince, yumuşak ve uzun gıdaları sevmemizin sebebi çevresel sebepler değil. Elbette TV etkileri yadsınamaz ama uzun bir makarnayı çocukken eğlenerek yiyebilmemizde türümüze has bir hazzın ilkel kökenleri var.

Noodle’ın bir diğer artısı da oldukça fazla aromayı taşıdığını görerek bile anlamamız. Aromalar, tat alma (haz) ve iştahla doğrudan bağlantılı. Bir noodle’ın yenmesini TV’den bile seyretseniz aklınıza sizin sevdiğiniz aromalar gelir. Gerçekten de aklınıza gelebilecek neredeyse her türden aromayı noodle ile buluşturmak mümkün.

Tüm bunların farkındaydım ve hiç de âdetim olmadığı hâlde noodle almaya (yapmaya, pişirmeye değil) karar verdim. Çok önceden beri istemeden geliştirmiş olduğum “sağlıklı yemek erken uyarı sistemimi” bir kenara bıraktım, sağlıksız da olsa noodle yiyecektim. Doğrusu, “oburluk” olgusuyla uzaktan yakından alakası olamayacak benim gibi biri için göz yumulabilecek bir hareketti. Yine de aklımda görece en iyi noodle’ı satın almak vardı.

Markete gittiğimde hayal kırıklığına uğradım, çünkü daha zengin semtlerde satılan ve görece “daha doğal” olan noodle’lardan eser yoktu. Dev gibi bir raf, paketi 1 TL’ye satılan hazır noodle’larla doluydu. Aldım.

Tencereyi çıkartmış, suyu cattle’da ısıtıyorken etiketi okuyordum. O meşhur “şeytan” MSG yani monosodyum glutamat, eriştesinde değilse bile ek görev paketi olarak opsiyonel şekilde sunulan baharat ve aroma karışımlarında vardı. Sorun değil, gerçekten saatlerdir bir şey yemedim, çok açım ve o aromaları istiyorum. Aksi takdirde, çoktan bitmiş hazır kurutulmuş sebze, mantar ve sair “çorbalıklarımın” kendi kendine yeniden ortaya çıkmasını beklemem gerekecek. Eriştesinde ise, şüphe çeken bir ürün olan palm yağı var, elbette raf ömrünün en az 1 yıl olmasını sağlayan birkaç pek de zararı olmayan gıda katkı maddesini de görmezden geliyorum.

Aklıma geçen sene çılgınlar gibi seyredilen “sindirilemez kahraman noodle’lar” videosu geliyor. Video yukarıda. Temel mesajı şu: Bu her ne boksa, midemiz bunu çok, hem de çok geç sindiriyor ve doğal (taze) bir noodle’a kıyasla çok daha uzun süre midemizde neşeli bir biçimde yüzüyor.

Hazır noodle’ların hemen hepsi için bu durum geçerli, özellikle “instant” olanlar için. Yani, hani şu suyun içinde 1 dk bekletip lüpletilen tarzda olanlar. Benim aldığım gibi olanlar da 3-4 dakika kadar kaynar suda pişiriliyor. Her iki ürünün tamamen aynı formülasyonda olduğunu kabul etsek bile, 3 dk pişirdiğinizin sindirimi çok daha kolay olur.

Elbette, sadece makarnası satılan, yukarıdaki her ikisinden de daha sağlıklı noodle’ların yanı sıra, ev yapımı olan tamamen sağlıklı noodle’lar da (biz ülkemizde pek bulamasak da) bulunabilir. Ancak bu durumda, şu anda neredeyse tüm kedi köpek mamalarından bile daha ucuz olan hazır noodle fiyatlarından bahsedemeyiz. Tüm bunlara ek olarak, üretimde kullanılan malzemeler ve katkı maddelerine bağlı olarak teoride sağlıklı hazır noodle üretmek de mümkün ama bunun raf ömrü daha kısa, maliyeti dolayısıyla satın alması daha pahalı olacaktır. Stratejisini sürümden kazanmak üzere kuran hazır noodle üreticilerinin birincil tüketicileri olan gariban takımını kaybettirecek bir uygulama olduğundan, buna yanaşan var mı bilmem.

Noodle’ı tencereye alıp pişirirken düşük protein oranından ötürü içine biraz kavurma atıyorum. Oturup yemeye başladığımda baş döndürücü bir aroma sağnağına tutuluyorum, ağzımın içinde havai fişekler patlıyor. Ronald Mc MSG’nin gücü adına, işte bunu seviyorum!

Hayır, sevmiyorum… Daha doğrusu, aynı cümbüşü sağlıklı bir şekilde elde etmeyi seviyorum. Huzursuz da değilim hani, kırk yılda bir yenen birkaç noodle kimseyi öldüremez veya hasta etmez. Fakat midemde neler döndüğünü biliyorum ve bu MSG ayinini yılda birkaç kereden fazla tekrar etmemem gerektiğinin bilincindeyim.

Zaten paketi açar açmaz plastik mi hamur mu olduğundan kuşku duyduğumuz bu hazır noodle’lar, gerçekten de “bünyemize yabancı” bir şeyler barındırıyor. Yukarıdaki videoda bunun ispatı. Bir yandan taze, yani doğal noodle midede olması gereken sürede parçalanıp sindirilirken, beri yanda hazır noodle’ın sindirilmeye karşı verdiği destansı ve gayet uzun süren mücadeleyi görüyoruz.

Midemiz, besin sınıfına giren her doğal maddeyle başa çıkmayı bilir. Tanımadığı maddeler içinse gerekli biyolojik çözümlere sahip değildir. Kitabımda da yazmış mıydım bilmiyorum ama, selüloz yani ağaç da karbonhidrat içermesine rağmen biz sindiremeyiz ama bazı hayvanlar sindirebilir. Tıpkı bunun gibi, noodle’ımız yeterince doğal olsaydı midemizi çaresiz bırakmayacaktı. Filmin sonunda, uzuuun saatler sonunda hazır noodle’ın pes dedirtildiğini görüyoruz ama bunun sebebi alışıldık karbonhidrat sindirim değil de mide asidine yenik düşmek gibi görünüyor. Aside yenik düşüp parçalanan noodle’dan gıdalar ayrıştırıldıktan sonra, az evvel kahramanca direnen yapay katkı maddelerinin ne olduğu sorusunu sormak, bu tip gıdaların neden orta-uzun vadede zararlı olduğu hakkında kuvvetli iddialar olduğunu da birinci elden anlamamızı sağlıyor.

Hikâye böyle, bu satırları yazarken ben hissetmesem de hassas midemde direnen bir grup noodle var. Aslında, bu tip erişte-makarna cinsi gıdalarla insanoğlunun arası iyidir ve çok köklü olmasa da bunlara genetik uyum da sağlamıştır. En basitinden, binlerce yıl önce Uygur Türklerinin yerleşik hayata geçtikten sonra makarnayı icat ettiklerini biliyoruz. Başka coğrafyalarda da durum benzer şekilde.

Sonuç olarak, benim bu anlamsız küçük maceram tuvalette son bulacak ama dışarıdaki milyonlarca ramenperest umarım midelerindeki savaşın farkındadır.

Or’dan, bur’dan… Peki, neden?

Bodytr’yi kurup yönettiğim 6 yıl boyunca belirli konularla kendimi kısıtlamak durumundaydım. Geçmişte 7-8 ay anonim olarak blog tutmuş ve hatırı sayılır sayıda tumblr takipçisi de edinmiştim ama ana konum cinsellikti ve bir süre sonra söyleyecek pek de çok ve de yeni şeyim kalmadığını fark edip içimi döktükten sonra o blogu silip kapatmıştım. Şimdi burada, kendi ismimle, ordan burdan aklıma esen her şeyi yazacağım (başlıkta düşen sesler kesme işaretiyle belirtildi, titiziz amcası).

Edebiyat ağırlıklı yazacağımı sansam da sanatın her branşı ilgi alanıma giriyor. Özellikle felsefeye meraklıyımdır ayrıca. Psikoloji ve tarih de ilgilenmeyi sevdiğim konular. Neler yazacağımı bilmiyorum, elbette arada bir sağlıklı yaşam falan da olacaktır. Yani hiçbir konu kısıtlamam yok… Hayat yolunda mecburen ilerlerken ordan burdan, ona buna dair düşüncelerimi yazıya geçirmeye çalışacağım.

Yazmanın doğasında hemen her durumda “okutma isteği” yatar, yani, orası kesin ama burada kimse geri bildirim yapmasa da “yayımlamış” durumda olmak bana yetecek. Herhangi bir okunma, beğenilme kaygımın ya da çabamın olması söz konusu değil. Bunun rahatlığı da bambaşka ve üstelik benim için faydalı bir pratik alanı da olabilir… Profesyonel çalışmalarım ise ayrıca devam edecek, bu blogda yer almayacaklar. Onları okutmak için eskisi gibi gayret göstermeye devam edeceğim.

Okumayı yazmaktan daha çok seven bir yazar olarak, bu yolculukta bana eşlik edeceklere selam ederim.

Düşüncenin aydınlığında ve karanlığında atılan adımları konuşmanın kendine has, hayhuya kapılıp gitmekte olan toplumda çoğunun anlayamadığı o eşsiz lezzetine kendi içimden geldiği kadar varmak, bunu da anlayabilecek olanlarla paylaşmak istiyorum.