Sarılma şampiyonu

Genelde gece daha verimli çalışırdım, bu sebeple o bir kedi gibi yanımda uyuklayıp biraz mırıldandıktan sonra, uykusu iyice bastırınca gidip yatardı. Ben de yorulduktan sonra onu uyandırmamaya çalışarak yanına yatardım.

Uyurken nasıl göründüğümü bilmiyorum ama gözlerimi yanağıma kondurulan yumuşacık, biçimli, dolgun dudakların öpüşüyle açardım. Cennete girmek de buna benzer bir başlangıçla olmalı bana sorarsanız, hiç şüphem yok. Gözlerimi açtıktan sonra sevgi dolu bir çift göz ve gülümseyen dudakların tekrar beni öpmesinin tadını çıkarırdım. Fakat artık üç yaşındaki bir kızın babasını öpüşündeki neşe ve doyumsuzluk da olurdu bu öpüşlerde.  Yanıma yatardı bu sefer, daha büyük bir iştahla öpebilmek için sarılır ve ardı ardına öpücük kondurmaya başlardı. Karışırdı sonra her şey, öpüşlerde bir sevgili, bir anne şefkati, bir kız çocuğunun sevgisi ve daha bir sürü şey olurdu, her bir öpücük eşsiz bir kokteyl lezzetindeydi. Aralıksız öpüşlerin arasında “ohh” diye lezzet aldığını belli eden bir şekilde nefesini verir, sonra o “nım nım nım” sesine benzer bir sesle tatlı bir şey emermiş gibi beni aralıksız öpmeye devam ederdi, öpücükleri saymak mümkün olmazdı. Sevgisini kılcal damarlarıma kadar hissederdim. Tüm bunların yanında onun güzel kokusu, teninden içime çekmeye bayılırdım, hiç uyuşturucu kullanmadım ama bu kokuya müptelaydım, güzel kokusu olan insanlardandı ve bunu kullanmasını biliyordu…

Ancak o zamanlar kaç yıldır kendime bakmamış olmamın başka olumsuzluklarının da farkındaydım. Ağzımda tartar vardı ve sabahları koku yapıyordu. Allahım, bu kokuya rağmen mi beni öpüyordu, kıyamazdım. Abartıyor muydum bilmiyorum ama, bu öpücük taarruzuna karşı da koyamazdım, böyle bir mutluluk olamazdı çünkü. Yine de ağzımın yönünü onun burnundan kaçırmaya çalışırdım, nefesimi tuttuğumda ondan tarafa dönebilir ve onun kokusunu içime çekebilirdim. Acaba dişlerimi fırçalayıp ağzımı o naneli gargarayla çalkalayıp dönsem bu öpüşlere kaldığımız yerden devam eder miydik? Hayır, denemiştim, ben kalktıktan sonra bir tavşan yavrusu gibi neşeyle zıplayarak kahvaltıya gitmemi bekliyordu. Yani, bu mutluluk sadece uyandığımda, yatakta kısa bir süre gerçekleşiyordu. Aslında, bir süredir dişçiye bu sebepten gidecektim ama o dönem başka sebeplerden sürekli maddi sıkıntım vardı ve kendimi “paramın olmadığına” ikna etmiş, bu işi de ertelemiştim. Baktığımda, birkaç günde dişçiye vereceğimden fazlasını harcadığım da oluyordu ama herhalde o harcamaları zaten yapmak zorunda olduğumu düşündüğümden, yalnızca kendim için olacak bir dişçi masrafını doğru bulmuyordum sanırım. Ayrıldıktan sonra dişçiye gidip şu ağız kokusundan kurtulduğumda, onu bu kokuyla rahatsız etmiş olduğumu hatırlayıp üzülmüştüm.

Bu öpüş seansı uzun sürmese de kısacık da sürmezdi, zaten benim için, zaman durmuş gibi olurdu, bedenim sanki bu dünyada değildi. Sonra öpmeye biraz doyunca yanıma kıvrılırdı, yan yattığım için bedenimin kıvrımının yarattığı boşluğa, kimsenin daha önce beceremediği bir şekilde kendini yerleştirerek bana sarılırdı. Bu sarılmayla sanki ruhumdaki tüm boşlukları doldurur, iki kişilik bir teklik yaratırdı. Genelde kafasını göğsüme gömerdi. Ben de ona sarılmış olurdum, onun zarif, yumuşak bedenine. Cennet buydu, başka bir şey olamaz. Bu cennetin tek sorunu, keyifle nım nımlayan ve “hadi kaaalk” diyen tatlı bir kızın keyfinizi bozmak istemesi olabilirdi ama o bile çok tatlı gelirdi o an.

Zarifti, evet, fazlasıyla. Ortalama bir kadından daha uzun boyluydu, ince ama sağlam kemikliydi ve asla çok yağlı değildi. Vücudunda dolgun diye eleştirebileceğiniz bir bölüm olmadığı gibi, hiçbir yerinde de arıklık hissi veren bir zayıflık bulunmazdı, zaten düzenli spor yapardı. İnce kemiklerinin üstü muntazam, kalın veya ince olmayan, ölçülü kaslarla kaplıydı. Oldukça az yağlı olduğundan vücudunda kalın yağ tabakası olan hiçbir yer yoktu, sağlıksız ölçü aralığındaki kadar düşük de değildi bu yağ oranı ve bu yüzden tenine gerekli yumuşaklığı fazlasıyla verirdi. O kendini bana verdiğinde sarılmak, dünyanın en güzel şeyiydi. En güzel.

Ondan önce kimse onun gibi sarılmamıştı. Onun gibi sevmediğinden mi, onun gibi şımarık ama sevgi dolu bir kız çocuğuyla sabahları sevgililiğini karıştıramadığından mı?.. Sebebi neydi bilmiyorum, belki de ben o zamana kadar kimseyi onun gibi sevmediğimden, ama hayır, burada açık bir sarılma kalitesi farkı vardı. Karşımdaki tam bir sarılma şampiyonuydu. Müthiş bir şeydi onunla olmak…

Ama elbette hayat bu mutlu tablolardan ibaret değil, sorunlarımız da vardı, sonra bitti. Mutlu olduğumuz başka tablolar, ve başka tablolar, iyi, kötü…

Bir daha o kadar güzel bir şekilde sarılan olur mu, bir daha sarılması o kadar mutlu eden biri olur mu hiçbir fikrim yok. Çok da önemli değil, varsa vardır, yoksa yoktur. Geride kalan şeylerle şimdiyi berbat etmek bana göre değil. Hatırlaması güzel tabii, üstelik artık üzmeyen bir şey bu beni, zatenhayatın büyük kısmı bizim yönetimimizde değildir, biz yalnızca, o da becerebildiğimiz ölçüde, kendimize söz geçirebiliriz.

Bazı sabahlar mutlu, sevgi dolu, neşeli bir âşığın beni uyandırmasını istediğim oluyor şimdinin yalnızlığında. Bu gibi anlarda o sabahları özlemişimdir elbet. Ancak âşık olduğunu asla kabul etmemişti, garip değil mi, ama zaten garip olan bir sürü şey vardı ve pek çok hikâyem gibi yarım kalıp cevapsız sorularıyla birlikte öylece kaldı.

Bir istek parça

Arabeskçileri tanımam ama aşina olduğum sesler vardır. O dönem Hakan Taşıyan sanırım yeni yeni moda oluyor ya da ben ilk kez sağda solda duymaya başlıyordum. Ali’lere gittik, bahçedeyiz; Ali’yi ve beni birazdan anlatacağım merak etmeyin. Sigara içiyoruz, radyoda arabesk bir istasyon çalıyor. Aslında, Ali seviyor ve benim de umurumda değil ne çaldığı, birinin umurunda değilse bari diğeri keyif almalı tutumundayım, o dönem rahatsız da olmuyorum üstelik şimdiki gibi.

Bir istek parça çalıyoruz şimdi diyorlar, bir parça geliyor, ben zaten çoğu gibi bunu da ilk kez duyuyorum ama Ali arabesk seviyor, şarkıcılarını ve parçalarını tanıyor. Allah Allah, kimmiş bu diyor, gerçekten şaşırıyor yani. Anladığımdan ya da bilebileceğimden değil de, hem sesi benzettiğimden hem de bildiğim sayılı isimden biri diye Hakan Taşıyan’a benziyor diye bir bilmişlik yapıyorum. O da Müslüm Gürses diyor. Yahut ben Müslüm Gürses diyorum da o Hakan Taşıyan diyor. Sonuç olarak tahminlerimiz bu iki isim.

Şarkı bitiyor ve sunucu “Evet diyor, bu güzel parça için Hakan Gürses’in yüreğine sağlık” falan. Böyle demiyor tam olarak ama işte sonuçta şarkıcının adını söylüyor: Hakan Gürses. Gülüyoruz, çünkü her ikimiz de tahminimiz de yanılıyoruz ama yarısını tutturuyoruz. Hakan Taşıyan’ın Hakan’ıyla Müslüm Gürses’in Gürses’i var.

***

Ben artık lisedeydim. Zaten orta 3’le birlikte taşınmanın sayesinde mahalleden ve sayısız saçmalıktan uzaklaşmış durumdayım. O anlamda daha rahatım yani, çünkü aslında mahalledeki muhabbetler beni genelde rahatsız eden şeylerdi ama yapacak da bir şey olmayınca, bir şekilde etrafınızı çevirmesine izin veriyordunuz sokağa çıktıkça.

Lise 1’deyken okulla olan ilişkimi açıklamak için, matematik sınavında kâğıdın üstünde uyuyakalıp hocanın da uyandırmayın dediği bir öğrenci olduğumu söylemem yeterli olacaktır sanırım. Sahiden de, sınav bitip kâğıtları toplayan öğrenci kâğıdımı dirseğimin altından çekmeye çalışınca uyanmıştım. Ama kaloriferin yanı o kadar sıcaktı ve benim o kadar uykum vardı ki…

Ali, ki bu gerçek ismi, sessizdi okulda. Nasıl tanıştık bilmiyorum, belki ben ondan borç istedim, belki o benden silgi istedi. Hatırlamıyorum ama şimdi fark ettim, bende silgi falan olamayacağına göre belki de kimse kimseden bir şey istememiştir. Sonra çıkışta bazen beraber sigara içmeye başladık. Şimdi kocaman bir cadde olan okula bitişik birkaç boş arsada yakmaya başlardık. Sonra, benim ev ona çok uzak olacak diye, Anadolu Caddesi’ni geçip onun mahallesinin tarafına giderdik bazen arsalarda oturmak yerine. Kocaman boş bir arsayı geçtikten sonra, tek katlı, badanalı eski bir evdi Alilerin evi. Ama durumları kötü değildi, yani her ne iş yapıyorlarsa artık, yolundaydı anladığım kadarıyla. Kendi evleriymiş, bir tane daha var demişti eliyle mahalleyi göstererek. Alilerin durumu beni ilgilendirmiyordu ama sanırım Ali’nin varoşlardaki alışık olduğum rahatsız edici tipler gibi olmamasında belki de maddi sıkıntıların altında ezilmemesi vardır diye söyledim bunu.

Ev halkından kimseyi görmedim gittiğimiz üç dört seferde de. Sanırım okul çıkış saatinde kimse olmuyordu veya gittiğimiz günlerde o gün kimse olmayacak diye götürmüştür beni, hiçbir fikrim yok. Bahçelerinde oturup sigara içiyorduk, çay da içtik sanırım bir iki defa.

Ali’nin suskunluğu, az konuşması hoşuma giderdi. Böylelikle ben de dilediğim kadar susabilirdim. Az konuşurduk, boş da konuşmazdık. Yani çok önemli şeylerden konuşmazdık ama laf olsun diye de konuşmazdık demek istiyorum.

Bunun dışında, onda bir kötülük görmedim. O da kendine göre içine kapanmıştı, hiçbir çıkar ilişkimiz yoktu. Salt bir arkadaşlıktı kısıtlı görüşsek de, bu arada, okulda Ali’yle aynı sınıfta olmamıza rağmen çok görüşmezdik niyeyse. Belki de ben hep teneffüslerde yapacak bir şeyler bulduğumdan, hatırlamıyorum, ama özel bir sebebi yoktu. Ancak çıkışta hem sigara içmek, hem de beraber susmak ve üflediğimiz dumanda kendi düşüncelerimize dalmak için buluşur, biraz vakit geçirirdik.

Lise 2’in ilk dönemi bittikten sonra abimle Malatya’ya gittik. Ali’yle de görüşmedik dolayısıyla bir daha. Ama iyi çocuktu Ali, soyadı neydi acaba, hatırlasam bir görmek isterdim bulmayı deneyip.

Bizim okul Nergiz’in sonundaydı, Vali Erol Çakır Lisesi, civardaki tek yeni binaydı ve biz de ilk veya ikinci yılının öğrencileriydik zaten. Nergiz de o dönem göçmenlerin yoğunlukta yaşadığı, mahalle kültürü henüz ölmemiş bir yerdi. Nergiz’den denize doğru gittiğinizde ise tren yolundan sonra Bostanlı başlardı. İç tarafa doğru ise, eskiden Anadolu Caddesi’nin bıçak gibi keserek Nergiz’den ayırdığı adını bilmediğim o mahalle vardı. Caddeyi geçmenizle birlikte çok katlı yapılaşmayı neredeyse hiç göremezdiniz, düzensiz sokakların ördüğü, dağınık yerleştirilmiş bakımsız evlerle dolu yıpranmış, yorgun bir kenar mahalleydi orası. Kendine has rahatsızlıkları, hastalıkları, kendine has küçük sıcaklıkları olan ve benzerlerinden eskiden yüzlerce bulunan bir garip mahalle işte.

***

Geçen sene anneme ev bakarken Nergiz’de bile kira fiyatlarının uçtuğunu gördüm. O civarlarda pek çok yeni yapı var, eski iki katlı göçmen evleri “lüks” denen görece rahat apartmanlara bırakmış yerini. Arabayla Anadolu Caddesi’nden de geçtim, Alilerin oradaki boş arsa, muhtemelen oldukça iyi fiyata gidip yerini bir siteye bırakmış. Bahsettiğim mahalle de şu “kentsel dönüşüm” içinde. Eminim Aliler de evlerini oldukça yüksek bedellerle devretmişlerdir, eğer bu dönüşüm zamanlarına kadar satıp matmadılarsa tabii.

Bununla birlikte, artık hiçbir yerde sessizliğin kalmadığını da düşündüm. Boş arsalara her zaman araba sesi, belki çocuk bağırışları, uzaklardan bir müzik sesi falan gelebiliyordu ama sigaranızdan bir duman çekip bir an dalıp gitme “lüksünüz” vardı. Şimdiyse üst üste yaşanan, kendi başınıza kalacağınız bir metrekare yer bulamayacağınız bir yapılaşma var. Belki yine Ali ve Mustafa Kemaller okuldan çıkıp buluşup sigara içiyorlar, ama o sükûneti bulamayacaklar. Belki bu yüzden büyüdüklerinde daha az sakin, daha çok gergin olacaklardır, bilemiyorum, belki de alakası bile yoktur.

***

Tüm bunları anlattıktan sonra şu Hakan Gürses’den bir parçayı bulup sırf Ali’nin hatırına paylaşıyorum. Tamamını da, rahatsızlığımı yok saymaya çalışıp hatta keyif almaya çalışarak, eski günlerdeki gibi dinlemeye çalışacağım. Biliyorum şimdi de sessizsin, sınıflarımızdaki gibi sessiziz ikimiz de bambaşka yerlerde. İnsanları konuşturan şeyler bize, eskisi kadar boş vermiş olmasak da, yine de çok anlamlı gelmiyor. İrili ufaklı hırsların, gerçek değeri olmayan etiket telaşlarının kıyısında, eskisi gibi sakince, sessizce, belki mutlu değilsek bile şikâyet de etmeden bir sigara tüttürebiliyor muyuz bir arkadaşımızla, var mı böyle arkadaşlarımız, soru budur belki de. Tamam, sigara zararlı, zaten ciğerlerinin sağlıksız olduğunu düşünürdüm belki bırakmışsındır sen de, peki ya çay da mı öyle? Ha bu arada, karşılaşsaydık, artık arabesk kontenjanın sadece bir adetle sınırlı olurdu, onu da bilesin.