Sen ağa, ben ağa; bu ineği kim sağa?

Kapitalizmin, insanlık olarak bugüne kadarki küresel ekonomik modellerimiz arasında insanoğlunun en başarılı modeli olduğuna kuşkum yok. Her geçen yıl, başarı süresi biraz daha uzuyor üstelik. Öte yandan, sürekli söylenen, kapitalizmin biteceği masallarına, en azından yakın zaman için, pek itibar etmiyorum. Kapitalizmin sorunları yok mu? Çok. Hatta en büyük sorunu, tuvaletleri kimin temizleyeceği, yani en istenmeyen, …

10 Günlük Çalışmayla 1322 ABD Dolarını Nasıl Kazandım

Boş kalınca can sıkıntısından para kazanma denemelerime bir yenisini daha ekledim. Son yazdığımda yazıda, Money Whale adı verilen bir oyun aracılığıyla para kazanılıp kazanılamayacağını ele almış ve bu deneyimi başkalarıyla da paylaşmıştım. Geçen ayların sonunda, 10 dolarlık ödemeyi almış ve sonrasında da oyunu oynamayı bırakmıştım. Temel soru, akıllı telefonda gereksiz harcanan zamanın paraya çevrilip çevrilemeyeceğini …

Bir Terapistten Erkeklere 30 Tavsiye

4-5 yıl önce okuduğum kitaptan hoşuma giden bir yerin fotoğrafını çekmiş, sonra bilgisayarıma atmışım. Şimdi bilgisayarımı yedeklerken gördüm. Bu fotoğrafı silmeden önce ilgili kısmı buraya yedeklemek ve başkalarının da okumasını sağlamak iyi olabilir. Tavsiyeler özellikle erkekler için yazılmış bir kitaptan erkeklere yönelik olduğu için bu başlığı atmak durumunda kaldım ama kadın erkek herkes için geçerli …

Jack London’un “Amentü”süne deneysel çevirmen yaklaşımım

Yukarıdaki görseli görünce Türkçesini aradım, bulamadım. Ararken, şiirin (adı Credo imiş) London’a ait olup olmadığını bile şüpheyle karşılayanlar gördüm. Şiirin kaynağını aramakla da uğraşmadım. Beğendiğim için ben çevireyim Türkçeye dedim (motamot bir çevirisini görünce hiç beğenmediğim için). Yani şiirin özgün çevirisini ben yaptım, sosyal medya hesaplarımda da yayımladım. Şiirin aslından biraz uzaklaşmış olduğumu düşünebilirsiniz, doğrudur …

“Sormadın gönlümün efkârı nedir”

İnternette sörf yaparken Ali Tekintüre ismini öğreniyorum (bu arada, eskiden sık kullanılan İngilizceden aşırma “internette sörf yapma” deyiminin modası geçti nedense). Yaptıklarına, yazdıklarına bakarken bir yerde, benim de pek sevdiğim gibi, modernite eleştirisini çaktığını görüyorum: “Artık duygu dünyası da değişti. Bazı şeyler çok kolay elde edilir hale geldi. Kolay elde edilen şeylerin kıymeti olmaz. Bundan …

Gelgit

Yalnızlık, zaman ilerledikçe içimde yeni kıvrımlar, yeni yollar, yeni çıkmaz sokaklar yaratıyor. Yalnızlığım uzadıkça, çoğaldıkça, bir noktadan sonra kimseyle paylaşılamayacak kadar büyük, iç içe geçmiş karmaşık bir şehir olacağını sanıyorum. Anlatamayacağım kimseye, anlatılamayacak. Korkmuyorum fakat, yalnızlıktan, kök salışından; sağlamlaştırıyor bir yandan da. Bir yandan da… Düşündürüyor işte, nereye gideceksin, kiminle? Her yeni başlayış, daha iyi …

Nereden, nereye, niye

Yazmak, kelimelere can vermek, cansıza can vermek, bunun için “yaratıcılık”. Algı olarak tabii bu. Mesela diğer pek çok iş de bunu yapıyor; resim, heykel, müzik… Fakat yazı başka, yazı hem daha karmaşık hem daha direkt. Çünkü yazıda, yazarın ifade ettiği kelimeler yansır zihnimizde ve anlatılan gerçekliğin izdüşümü belirir kafamızın içinde. Bunun için okunan her yazı …

En güzel ay

Sonbaharla birlikte değişir aniden bakışım dünyaya. Sıcaklık azaldığı gün (ki bugün gibi, 3 Eylül), biraz da yağmur yağdıysa, merhaba demiştir Sonbahar. Sonbaharla birlikte, ister istemez, bir nostalji kaplar içimi. Gelecekten çok geçmişe bakmaya başlarım. İster istemez ağırbaşlı olurum, düşünceli, “kaybettiğini” (yaşadığını) bilen, bunu sindirmek zorunda kalmış biri. Hafızamızı mı açıyor acaba bu mevsim değişikliği? Belki. …

Saat, saatler, ömür, ömürler…

Saate baktım, dokuz buçuk olmak üzere. Birazdan on olacak. Sonra onbir. Sonra daha fazla, sonra yine dokuz buçuk ve sonra yine diğer saatler. Zaman sürekli işliyor, “an”lar daima  yaşanıyor, bugüne kadar yaşandığı gibi… Geçenlerde abim bilmesi şaşkınlık getiren doğru ve güzel bir şey yazmıştı bana, aslında zamanın hızla geçip gitmediğiyle ilgili. Zaman hep işliyor, “an”lar …

Orada

Küçük bir çocukken, Aslan Kral’ı sinemada izlediğimde, müziğinin “beni alıp götürdüğünü” hissetmiştim. Bir çeşit mutluluk, oföri, sessizce yaşamak istediğim. Gözümde canlanırdı güzel, doğal manzaralar; kahverengi dağların arkada uzandığı bir nehir manzarası, yeşil bir orman bazen, bazen de şehrin içinde ışıklı, ağırbaşlı bir cadde, ve, bazen de fiziksel olarak tam tarif edemediğim bir mekân ve aslında …