Büyüyen Sakal

Bugün 2013’de bir solukta yazıp sonra tamamlamadan bıraktığım bir öykümü sizlerle paylaşacağım. Bitirip de paylaşsam daha iyiydi ama, belki de birkaç yorum ve eleştiri umuyorumdur içten içe, ben de bilmiyorum ama paylaşmak istiyorum bitmemiş olsa da.

BÜYÜYEN SAKAL

Dündar aradı bugün, hanımlar konuşmuş, müsaitseniz akşam ailecek sizdeyiz diyor, hayhay müsaitiz üstat dedim. Dündar bizim bakanlıkta benim gibi memur, üst katta başka bir kısımda çalışır. Sakardır da biraz, zaten bu sayede tanışmışızdır; bir öğle paydosunda yemekhanede yanımdan geçerken üstüme kadınbudu köfteleri düşürmese herhâlde tanışamazdık. Sonrasında kırk defa özür dilemeler, verin pantolonu kuru temizlemeciye vereyim diye ısrar etmeler, ben “Yok ya hu, olur böyle şeyler gerçekten gerek yok,” dedikçe yeni pantolon almayı teklif etmeler… Amirler, müdürler masasında da değilim hâlbuki, onun gibi sıradan memur olduğum belli. Hakperverdir yani, mahçuptur hep, dürüsttür de, hasılı iyi adamdır. Sonra tanışıp konuştukça ailecek görüşür olduk, hanımlar tanıştı, çocuklar tanıştı… Varı yoğu, kıblesi kâbesi ailesidir Dündar’ın. Hovardalık nedir bilmemiş, içkiyi birkaç kere arkadaş zoruyla tatmış, kendini hep müstakbel ailesine saklamış gençliğinde. Tabii böyle adamların çoğu gibi kızlardan yana şansı yaver gitmemiş, tanıştıklarına nasıl davranacağını bilememiş, kısmetleri bir bir elinden kaçırmış. Ailesi de kız bulamamış çünkü annesi Dündar 17’sindeyken rahmetli olduğundan, babası da kız bulma konusunda kabiliyetsiz olduğundan 32’sine kadar yalnız başına beklemiş durmuş evinin kadını olacak kişiyi. Teyzesi Yalova’dan beş vakit abdestli namazlı bir Muhacir kızı bulmasaydı daha 42’sine kadar evde kalırdı bana sorarsanız. Yenge hanım, kendisi duymasın ama, öyle pek güzel değildir fakat kendisi de bunun farkında olduğundan olacak, bu eksikliğini hamaratlığıyla, ahlâkıyla, geçinmesini bilmesiyle örtmesini bilmiş. O da kendisini hep “düzgün” bir adama saklamış, Dündar’la nişanlanana kadar üç kere nişan bozmuş, gerekçesi ise taliplerini “düzgün” bulmamasıymış. Bizim hanım söyledi, nişanlardan birini adamın bir kere sarhoş olduğunu duyunca bozdurmuş. Bana kalırsa yenge hanımın bu titizliğinin altında, anasına çok çektirip onu boşadıktan sonra da gidip başkasıyla evlenen alkolik babasının hatırası yatıyor. Dündar’ı bulunca tıpkı Dündar gibi o da sonunda hayallerine kavuşuyor, ailesine dört elle sarılıyor. Parada pulda gözü olmamış hiç, kanaatkâr olduğundan gül gibi geçinip gidiyorlar. Biri kızacak olsa diğeri yatıştırıyor onu, böyle böyle kavgasız gürültüsüz geçinip gidiyorlar. Bana kalırsa bizim hatunun da bu kadından birkaç şey öğrenmesi lazım. Geçen gün, beni Facebook’tan bulan lise arkadaşım Ankara’ya gelince Gölbaşı’nda bir iki tek attım diye iki gün surat astı. Bu yaşta adamın Facebook’ta ne işi olurmuş, liseden arkadaş içelim dedi diye eve gece 3’te gelinir miymiş… Çocuklara da yansıtmış, bizim büyük oğlan eve geldiğimde odasına kapattı kendini, küçüğü annesinin dizinin dibinden ayrılmayıp bana garip garip baktı. Şimdi televizyonda bir “kötü baba” çıkınca bir garip oluyorlar, kanalı değiştirtmek istiyorlar. Neden? Çünkü bizimki ben eve gelmeyince kardeşini arıyor, iki saat telefonda benim dedikodumu yapıp günahımı alıyorlar, e tabii çocuklarda bu konuşmaları, bu yakınmaları, şikâyetleri duyuyor, beni karılarla gezip tozan hayırsız bir herif sanıyorlar. Neyse, düzelir çocuklar da, bizim hanım düzelmez. Pireyi deve yapar, felaket tellalıdır, eli maşalıdır; bu üç özellik bir arada bir insanda bulunursa, bir bilenden size tavsiye, fersah fersah kaçın. Ben kaçamadım, kaderimmiş dedim çekiyorum; açıkçası, biraz delidir ama seviyorum da hani…

Dündarların çocukları ise bu tip şeyleri hiç bilmezler ama bana kalırsa onların küçük oğlan alkolik dedesine çekmiş, Dündarlara çok çektirecek, inşallah yanılırım.

***

Dündarlar akşam geldiler, sofralar kuruldu kaldırıldı, meyveydi oydu buydu derken bizim karnımız yine şişti, çaylar ve kek geldi bu sefer. Evlendiğimizden beri on sekiz kilo almışım, bizim hanım da almış başını gidiyor, sonumuz ne olacak bilmiyorum. Dündarların ufaklık yere oturmuş ellerini kocaman kocaman açarak bizimkilere bir şeyler anlatıyor. Benim de dikkatimi çekince Dündar güldü, bu haftasonu sinemaya gitmiştik de dedi, onu anlatıyor. İyi yapmışsınız dedim, gülümsedim, o da gülümsedi. Sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi suratına bir şaşkınlık ifadesi düştü ve “Ya, ne oluyor biliyor musun? Ne zaman sinemaya gitsem, çıkınca insanları minik minik görüyorum. O dev perdedeki her şey de sanki daha da büyük oluyor,” dedi, “Bu durum salondan çıktıktan sonra beş on dakika sürüyor.” Ben cevap verdim:
“Bana da oluyor o, sanırım miyop olduğumuzdanmış, birisine sormuştum da o demişti.”
“Doğrudur, doğrudur,” dedi. Duraksadı, kanepenin kenarındaydı dirseği, diğer eli de dizine dayanmıştı, gözleri yere doğru daldı, birkaç saniye öyle donmuş gibi kaldı ve sonra söylenir gibi “Bilir misin,” dedi, “Ahmed bin Üftade Halfetiî hazretleri vardı bir, ne mübarek adamdı, o olmasa ben böyle olamazdım,” dedi.

Bu isim bana tanıdık geldi, bu sefer ben duraksadım. Nereden tanıdık gelmişti bu isim bana? “Kim dedin?” dedim, “Ahmet bin Üftade Halfetiî hazretleri,”dedi. Allah Allah, bir yerden biliyorum bu ismi ama… “Bilir misin,” dedi, “mübarek oturduğu yerde büyürdü, Hak Teala kendisine bunu ihsan etmiş, bizleri uyarsın diye hem sözleriyle gönüllerimizde, hem de bedeniyle gözümüzün önünde büyürdü. İşte sinemada yaşadıklarımı sana anlatınca onu anımsadım şimdi, şimdi kim bilir nerelerde, kimleri irşad ediyordur…”

Bedeniyle büyüyen deyince bende şafak attı, bahsettiği hazreti hatırladım ve kahkahayla gülmeye başladım. Dündar şaşkın şaşkın suratıma bakıyordu “Ya gülmesene, vallahi de billahi de adam büyüyordu. Mübarek insanlar bunlar, gülmek iyi değil,” dedi. Onun mübarek demesiyle gülmemin şiddeti arttı, göbeğim sallanmaya başladı, çay elimden düşecekti neredeyse. Çayı sehpaya koydum ve “Dündar, bu dediğin adam böyle kara sakallı, sarıklı, iri yarı, cübbeyle gezen biri değil mi?”

“Sakalları kırdı ama diğer dediklerin doğru.”
“Bu adam karanlıkta, kendi özel kabininde sohbetler verir miydi?”
“Evet?..”
“Ya hu, ermişe dervişe ben de inanırım da, bu dediğin adam şarlatanın tekiydi ya hu!”
“İftiradır iftira, gözümle görmesem kerâmetini neyse ama, çok mübarek bir zât.”
“Öyleyse iyi dinle bak şunu,” dedim. Hanımlar da sustu, anlatacaklarıma kulak kesildiler. Onlara başımdan geçen şu olayı anlattım…

***

Yılı unutamam, memuriyete atanma tarihim, 1987. Fatih’teyiz, eski müstakil evde dedemlerle beraber kalıyoruz. Feci bir kış var, evimiz Alipaşa camiine yakın, dedem beş vakit namazını orada kılar. Cuma günü daireden eve geldiğimde mutfağa uğradım, babannem ve annem “Çok mübarek adammış,” gibi bir şeyler konuşuyorlar, mutfağa girerken “İşte mübarek adamınız da geldi, hayırdır?” dedim gülerek. Onlar da güldü ve babannem “Aman oğlum, Pazar günü mutlaka dedenle sohbete git, evliya-ı kiramdan bir adam buraya gelip yerleşmiş, bir süre kalıp gidecekmiş, bu fırsat bir daha gelmez, bu devirde öyle mübarek adam bir daha zor bulunur,” dedi. Ben kafamı hızlı ve hafifçe iki yana doğru sallayıp neden bahsediyor diye soran gözlerle anneme baktım, annem biber doğramaya tekrar döndü ve “Bursa’dan bir evliya gelmiş, deden camide konuşulurken duymuş da.”

“Bizim mahalleye mi gelmiş? Niye gelmiş?”

Babannem cevap verdi soruma, “Niyesi var mı oğlum! Böyle adamlar kendi keyiflerince gezmezler, vardır bir hikmeti, gidince kendin öğrenirsin.” Diye bana biraz çıkıştı. Hayırdır inşallah dedim ve içeri geçtim, babam daha gelmemiş, dedem divana oturmuş tesbih çekiyor, pencereden sokağa bakıyordu. Selamünaleyküm dede dedim, aleykümselam deyince sordum, “Ya hu dede, mutfakta bizimkiler bir evliyadan bahsetti, hayırdır?” dedim. “Hayırdır oğlum, hayırdır, pek mübarek bir zât imiş, Halep mi, Eflak mı, Halfeti mi öyle bir yerdenmiş aslen. Mısır’da, Şam’da, Bağdat ve Hicaz’da en büyük âlimlerden ders almış, en sonunda 999 gün bir mağarada riyazete girmiş, çıktıktan sonra da halkı irşad etmeye başlamış. Her gittiği yerde pek çok mucizeler olmuş, bu devirde böyle hoca bir daha bulunmaz, Pazar günü ilk sohbetini yapacakmış, beraber gideriz,” dedi. Yemekten sonra babam geldi, evliyanın haberi ona da verildi ama pek ilgilenmedi, çalışmaktan imanı gevrediğinden olacak, dinî sohbetlere olan ilgisi azalmıştı herhâlde.

Pazar günü geldi çattı, mahalleden herkesin dilinde Şeyh Ahmed bin Üftade Halfetî hazretleri var, herkes meraktan çıldıracak. Yatsıdan sonra sokaklardan üçerli beşerli gruplar hâlinde insanlar bizim üst sokağa, Şeyh’in bulunduğu dört tarafı duvarla çevrili eski konağa akın etmeye başladı. Biz erken geldiğimiz için bahçe kapısının önündeyiz, kapı açık değil, kimse de cesaret edip açamadığından herkes bize bir şey soruyor bildiğimizi düşünerek. Bekleme uzadıkça merak ve heyecan da artıyor, arkada ayrı bir grup oluşturan yaşlı kadınlar şimdiden dualara başlayarak az sonra yaşayacakları irşad olayına kendilerini hazırlıyorlar. Çoluk çocuk getirilmemiş, Şeyh’e saygısızlık edilmesinden korkmuşlardır ama bir süre sonra alışıp onları da getirirler bana kalırsa. En sonunda bahçenin demir parmaklıklı kapısının önüne, kafasında Mevlevî dervişiyle medrese talebesi sarığının arasında garip bir sarık bulunan bir genç yaklaşıyor. Açık kahverengi cübbe giymiş, elinde bir defter, bir kâğıt, kapıya yaklaşırken ileri de bakmıyor bize de bakmıyor, iki üç adım önünü görecek şekilde yere doğru bakıyor. Gencin yaklaşmasını görenler arkalara haber verdikçe kalabalıktan bir uğultu yükseliyor, herkes geleni görmek veya içeri alınmak için kapıya daha çok yaklaşıyor, biz dedemle neredeyse kapıya yapışacağız. Adamcağız ezilmesin diye sağ elimle demir kapının parmaklıklarını tutup kolumu dedemin sırtına getirdim, sırtıyla kolum arasına boşluk koymaya çalışıyorum ki arkadakiler yüklenemesin ona ama nerede, hem benim kolum, hem de koltuğumun altındaki dedem eziliyor. Kapının tam önündeyiz biz, adam kapıya birkaç adım kala durup bize bakınca artık dayanamayarak “Aman aç kardeş, eziliyoruz vallahi,” dedim. Adamsa o kadar sakin, rahat ve ağır görünüyor ki, gerçekten ezilsek umurunda olmayacak sanki, sağ elini göğsüne götürdü ve sesini yükselterek öyle bir “Esselamüaleykümverahmetullaaaah” çekti ki, ön taraftakiler duyunca sesleri de hareketleri de kesildi, arkadakiler de önde olanlardaki garipliği görünce selamı duymadılarsa da birden durdular, bir sükûn hâkim oldu kalabalığa. Kısa süren şaşkınlık ve sessizlik, zincirleme bir “vealeykümselamverahmetullahi” başladı. Değil kapıdan geleni, kapıyı bile göremeyen ve duvarın bir dibinde toplanan kadınlar da selamı almaya başlamıştı, içlerinde birkaçının coşup ağlamaya başladığını duydum. Selamdan sonra ben susup adamın kapıyı açmasını beklerken adam demir kapının tam karşısına geldi ve yine sakin sakin durdu. Demir kapı çift kanatlı, eski, kocaman bir kapı. Kapının öbür yanı büyük bir bahçe, bomboş, bir girsek rahatlayacağız ama açmıyor adam. Bu konak ise yıllardır kullanılmıyor, sahibi de Sarıyer’de eski bir ailenin yaşlı başlı varisi derler. Ben onların bu konakta ne işi olduğunu merak ediyorum ama şu an tek düşündüğüm şey kapıdan içeri girip arkamdaki kalabalıktan kurtulmak.

Genç adam “Ey cemaat-i müslimin!” der demez herkes pürdikkat onu dinlemeye başladı, şimdi kalabalıktan çıt bile çıkmıyordu, sinek uçsa vızıltısı duyulurdu. Adam devam etti, “Hocamız, Allah’ın aciz kulu, fakirullah ü hakirullah, Ahmed bin Üftade mahallenizde ilk dersi bu akşam verecek. Lakin bu dersten her bir müminin istifade edebilmesini canıgönülden istiyor. Bu sebeple biz sizlere yer hazırladık fakat yerimiz kısıtlı olduğundan sizleri sırayla almak zorundayız. Dinimübinimiz gereği beylerin hanımlardan önceliği varsa da yatsıdan sonra fazla beklemelerini hocamız uygun bulmadığından bugün hariç bundan böyle önce mümine kardeşlerimize akşam saat sekizde ders verecektir, ancak ki bir saat sonra mümin kardeşlerimizi içeri kabul edecektir. Eğer hâlâ bekleyen kalırsa da bir saat daha sonra onlara ders verecektir. Bu sebeple ben şimdi derse gireceklerin isimlerini kaydedeceğim ki karışıklık olmasın.” dedi. Kayıt denilince ben korktum, yeni memur oldum ve ismimi o deftere yazdırmayı ne olur ne olmaz diye sakıncalı bulduğumdan sahte isim vereceğim, vereceğim ama yanımda dedem var, ona ne diyeceğim? Allahtan adam ilkin dedeme sordu, dedem adını söyleyince kapıyı açtı ve bundan sonra öne doğru akın edenlerden diğerlerinin adını kaydederek içeri almaya başladı, beş altı kişiden sonra dedemin duymayacağına kanaat ederek genç adama iyice sokuldum ve “Yusuf Yakuboğlu” dedim, adam şöyle bir baktı bana, sonra ismimi yazdı ve diğerlerinin ismini sormaya devam etti.

*Siyah perdeyle çevrilmiş sahne alanı ve düzeneği anlatılacak*

*Şeyhin mahalleden gezip hediyeleşmesi ve çevre edinmesi anlatılacak*

Şeyhin ünü kısa zamanda İstanbul’a yayıldı. Son model arabalar mahallede görülmeye başlandı. Söylentiye göre, geceleri devlet erkânından da bazı büyükler şeyhe uğrayıp feyzinden feyizlenir olmuşlar. Mahalleliye kalsa, Başbakan, bakanlar ve her yönetici şeyhe uyup dinlese, bu eşsiz âlime hak ettiği saygıyı gösterip aklına uysa ülkede hiçbir sorun kalmazmış. Zaten, geçenlerde falanca hayırlı kanunu da meclisten bir vekile şeyh söylemiş, falanca iş neden öyle, böyle vekillik yapılmaz diye dillere destan gazabıyla koca vekili azarlayınca vekil ezilmiş, büzülmüş, sonra ağlamış da ağlamış, şeyhin elini öpüp geri geri odasından çıkınca derhâl Ankara’da mecliste o yasa tasarısını verdirtmiş. Talebeler fısıldıyor böyle haberleri, sonra kulaktan kulağa abartılarak yayılıyor. Yine mahalleliye kalsa, böyle bir evliya şu devirde peyda olmuşken dünya milletlerinin hepsi ona uysa ne savaş kalırmış ne hastalık ne açlık, ama tabii kâfirler de o feraset ne gezermiş…

Bir de şeyhi rüyasında görenler var, şeyhi rüyasında görenin yüzünde ertesi gün güller açıyor, cennetle muştulanmış gibi hafifliyor. Rüyasında şeyhi gören başkaları da var ama şeyh rüyalarında onlara kızmış oluyor ve ertesi gün şeyhin kapısının dibinde bitip af diliyorlar ondan, suçları nedir onu da bilmiyorlar ama bir hataları olduklarından emin olduklarından, şeyhin kendilerini affetmesini, doğru yolu göstermesini istiyorlar. Şeyh de onların başını bir kedi yavrusu gibi okşayıp günahlarını itiraf ettiriyormuş, fakirlere sadaka vermesini, parası yoksa

*İyi olayların şeyhe, kötülerin şeyhe yapılan yanlışlara bağlanması işlenecek*

*Şeyhin sahne dedikodusu duyulunca bir gecede kayıplara karışması anlatılacak*

* Baş karakterin düzeneği görüp kimseyi inandıramamasıyla bitirilecek ve evine gittiği arkadaşı da inanmayacak. O günden sonra aralarında bir soğukluk olmasıyla öykü bitirilecek.*

 

About the author: İlşad Özkan

Leave a Reply

Your email address will not be published.