“İnsaf, bu kadar eziyet…”

Servisin radyosunda ya her gün aynı kaset çalıyor ya da şoförün hep tercih ettiği bir istasyon o günlerde her sabah aynı sırayla aynı şarkıları çalıyor. Beyaz Peugeot minibüsün camına yaslanarak dışarıya bakıyorum, Nergiz’den geçiyor araç, tam da buralardan geçerken hep aynı şarkıya denk geliyoruz, Candan Erçetin’den “Umrumda Değil” şarkısı. “İnsaf, bu kadar eziyet kim çeker! / Her lafı her sözü ayrı keder / Özrü kabahatinden de beter!” diye isyan ediyor ancak daha sonra klibinde de görebileceğimiz gibi neşeli bir şekilde söylüyor bunu.

Cama vuran seyrek yağmurun damlaları usul usul akıyor gözümün önünde, henüz tam olarak uyanmamış şehrin sokaklarını bu filtreden geçtikten sonra görüyorum. Islak, tenhaca sokaklar. Güneşin doğduğunu bildiğimiz ama bulutların örtmesi yüzünden henüz o grilikten kurtulamamış şehirde tek tük sahiplerinin açmakta olduğu dükkânlar. “Kapıma dayanma sakın, yakarım inan, yakarım / Rezil olur ele güne, aldırmadan hiçkimseye, yaka paça seni atarım!” demesinde anlamca bir hüzün yok mudur? Yine de gülüyor o. Belli belirsiz beni de gülümsetiyor ve o zamandan bu yana onu bir müzisyen olarak beğeniyorum, şarkılarını, söyleyişini, ağzındaki yamukluğu seviyorum.

Onu hep, belki daha o zamanlar bile İstanbullu bir gayrimüslim kadın karaktere benzettim. Sanırım onu gördüğüm ilk seferde bu düşünce oluştu kafamda ve gitmedi. Bana sorsanız ona Rum ya da Levanten derdim. Bu yazıyı yazarken merak edip baktım, hâlbuki Kırklareli doğumluymuş, göçmen kökenli olmalı.

Gece yine gizli gizli kitap okuduğum için uykusuzum, kendime kitaplardan ve oyunlarımdan başka kaçtığım alanlar yaratmamışım henüz. Bunun için dışarıya bakan gözlerim yorgun, yolda giderken ayılırım. Her okul günü servisle geçtiğimiz bu yoldan, dört sene sonra bu sefer yayan olarak liseye gitmek için geçeceğimi hayal bile edemiyorum. Geleceğimi pek de hayal edemedim zaten, uzun yıllar. Belirsizdi, hedefsiz; yaşıyordum işte, aslında öylesine.

Candan Erçetin yaşamımda asla önemli bir yer tutmadı, ancak bana geçmişe açılan bir kapı zili görevi gördüğü de şimdi söylediklerime göre meydanda. Arada bir geçmişimizi ziyaret etmeliyiz zaten, büyüdükçe, küçükken gezdiğimiz yollardan yine geçmeliyiz. Hiçbir şey için olmasa bile, sırf yüzleşmek için, kendimizle. Bunun için de şart değildir o yolları fiziken geçmemiz, yalnız oturduğumuz yerden yapabiliriz bunu. Benlik, kimlik arayışında ister onayalım ister pişman olalım, bu türden bir muhasebe olgunlaşmak için zorunlu.

About the author: İlşad Özkan

2 comments to ““İnsaf, bu kadar eziyet…””

You can leave a reply or Trackback this post.

  1. fi.çi.pi - 9 Ocak 2016 at 19:22 Reply

    Slm ? yine ben? ilşad isminin anlamını tam olarak kavradıktan sonra bakalım neler oluyor diyerekten girdim blogunuza… Bide ne göreyim geçmiş e takılıp kalmayın diyen ve sayıca kalabalık bir grubun aksine geçmişle yüzleşmenin bugün ki “biz” i yarattığına dikkat çeken bir yazı ,başlığıyla müsemma ? okudum okudukça gulumseyip bidaa okudum.zor anladığımdan değil zor rastladığımdan bidaa okudum? özetle toparlamam gerekse: Geçmişle yüzleşmek konusuna sonsuz katılıyorum.geçmiş i bırak geleceğe bak klişesinden ziyade dün ü gör,dün yaptıkların bugün yaşadıklarının peşinatı unutma…diyorum dün den aldığın ders yarına hazırlar seni bugün Ü nasıl yaşayacağınsa sana kalmış? sevgilerle…

    • İlşad Özkan - 4 Şubat 2016 at 00:12 Reply

      Tekrar selam, Fi 🙂
      Dünle bugün arasındaki ilişki aslında yaşam ve buna yüklediğimiz anlama dair ne varsa oluşturan şeyler. Derin konular, uzatmayayım burada. Beğenmene sevindim. Bu arada, mesajını geç görmüşüm, kusura bakma.

Leave a Reply

Your email address will not be published.