“The serenity now…”

keep-calm-and-serenity-now-9

Uzunca bir süredir buraya yazı eklemiyorum. Ama arada birkaçını çıkardım. Çıkarmayacaktım, bir sansür değil, çıkarmaya karar verdim sadece.

Bu arada, yaşam mücadelesi devam ediyor. Tek bildiğim şey, eskisinden daha güçlü olduğum. Bu anlamda kendi sorun ve zorluklarıma müteşekkir olmam gerektiğini söyleyebilirim.

Buraya yazmasam da artık daha çok yazıyorum ve öykü konusunu ciddi olarak ele almaya başladım. Fakat öykü yazarken fark ettim ki benim kalemim bir romancı ve denemeci olarak kuvvetli. Doğal eğilimim bu. Bu yüzden öykülerde biraz sorun çıkarıyor, tekniğimi ilerletmeliyim, şimdiki gibi başarısı düşük sona bağlamalar ve bitirişler olmamalı. Gözüme kestirdiğim bir iki dergi var, sadece oraya yolluyorum. Henüz yayımladıkları yok ama bir süre sonra göz ardı edemeyeceklerine eminim. Şiir de gönderiyorum, yeni şiir de karaladım birkaç tane ama eskileri elden geçirmem lazım; bunu ertelememdeki tek sebep ise, 10 yıldır sakladığım şiir defterlerimin benden habersiz odam toplanırken gizemli bir şekilde yok olmuş olması. Can sıkıcı ama bir yerlerden çıkacağını biliyorum.

Antrenmanlarımı mükemmel olmasa da devam ettiriyorum. Kanımda, kollarımda, kemiklerimde, kaslarımda, göğsümde uzun bir aradan sonra yeniden gücü hissedebiliyorum, buna ihtiyacım vardı.

Daha çok okuyorum. Tonla kitap almıştım ve sıraya koymadan canımın istediğini okuyorum.

Zinde Türkiye dergiyi ise geçen günlerde sıfırdan yeniden açtım, zindeturkiye.com adresinde.

Zaman zaman hissettipğim tek şey, yalnızlık. Düşüncelerimi paylaşabileceğim, dinlemekten keyif aldığım pek kimse yok, tamam, çevremde hiç yok. Yine de yaşam sürüyor, henüz bilmediğim yerlere doğru ilerlediğimi hissediyorum.

İlk fitness kitabımın ikinci basksıını yaptırdım, gözden geçirilmiş bir baskı. İkincisini de yazmaya devam ediyorum. Fitness konusunda daha yazacak çok şeyim var ama artık bunları kitaplarıma saklıyorum.

Az evvel Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ı izledim. İlk kez izledim. Ben çok film izlememişimdir zaten. Uzun bir zaman, tek başıma izleyemediğim için izlememiştim, birkaç yıl önce tek izleyememe sorununu geride bıraktığımdan beri izlemeye çalışıyorum. Yine de stresli dönemlerimde pek izleyemiyorum. Fakat artık streslerle daha iyi başa çıktığıma kuşku yok.

Herkes gibi kırılmış bir kalp taşıyorum ama bunun, tedavi etmeyi başarmışsanız daha iyi olduğunu biliyorum.

Bir de geçenlerde, yazılarımdan biri yüzünden ceza aldım, temyiz edilemez şekilde. Haksız buluyorum, canım çok sıkıldı, o günden beri, çok şükür git gide azalmakla birlikte, şiddet karşıtı olmama rağmen (son çare olup haksız olmaması kaydıyla), birisini, yani ehrhangi özelliği olmayan, sadece “kötü” bulduğum birini dövmek için dayanılmaz bir istek duyuyorum içimde. Dediğim gibi, çok şükür git gide azalıyor ve öyle bir olay da yaşamadım. Bu tolerans kaybımı, şiddet eğilimimi, mahkemeden çıktığım an fark etmiştim ve özellikle haksızlığa uğrayan insanların şiddete yönelişiyle ilgili ufakça bir söylev verebilecek kadar düişünce biriktirdim. Ancak, haklı yere ceza alan insanda da bu eğilim olabilir, fark ettiğim şu ki, suçun cezalandırılmasıyla birlikte suçun normalleştirilmesi gibi bir şeyler de oluyor. Detaylı anlatım istiyor, girmeyeceğim. Son olarak, cezayı “kendime göre” haksız buluyorum, zira tamamen hakimin takdirinde olabilen bir konuydu, tamam, ABD ya da AB ülkelerinde asla suç teşkil etmeyecek bir şey ama, ülkemizdeki kanunlar böyleyse, ben de bunlara tabi olduğuma göre, isyan duygusunda ve durumunda değilim. Kanunlarımızın geri kaldığını düşünüyorum bazı hususlarda. Dolayısıyla, bir yandan da cezayı, tamamen tırnak içinde “hak ettiğimi” kabul etmiş bulunuyorum.

Diğer yandan, bu da çok da pahalıya patlamayan bir deneyim oldu, tamamen para cezasına çevrildi zaten. Gerçi, şu an birkaç bin lira benim için değerli ama yapacak bir şey yok, daha kötü de olabilirdi diyorum zira hakim verebileceği en alt seviyeden ceza vermiş, sonradan öğrendim. Yani hem cezalandırmış hem de beni pek kırmak istememiş olmalı. Yine de daha genç bir hakim olsaydı sanırım takdiri başka olurdu. Herneyse.

Abimle konuşmaya devam ediyoruz her zamanki gibi, arada sırada. Ortak şeyler yapmak istiyoruz bazen, yoğun çalışıyor, her anlamda. Dünyanın en iyi üniversitelerinden birinde okurken, işine gücüne ve fazladan birçok şeye bakıyor. Tarzlarımız farklı ama bana göre benden iyi yazıyor, yani yaratıcılık yönünden benden çok daha önde ama cümleleri benim gibi yoğurmuyor, yontuyor. Dolayısıyla yazılarımız arasında tat farkı oluşuyor. Onun yazarlığı hakkında da daha sonra belki bir şeyler karalarım ama yazmaya devam etmesi Türk yazınının ve de ABD yazınının faydasına olacak. Ben de devam etmeliyim, bir şeyler birikince kurgusal bir iki kitap da çıkarmayı düşünüyorum.

Cezamdan bahsetmişken, şahsi sebeplerle ceza vermek istediğim kimse yok sanırım, bunu fark ediyorum. Affedici bir insanım. Bazı konularda toleransım olmamasıyla affedici olup olmamam ayrı. Diğer nokta, içtimai konularda ise affedici değilim, içimdeki bu toplum muhafızının ne zaman, ne demeye oluştuğu hakkında bir fikrim yok. Ancak bu topluma çok da uygun değil. Mesela bunca davadan sonra birkaç yıldır zayıflama hapları gibi şeyler hakkında falan yazmıyorum, kanunlarımız işte, beni suçlu çıkarabiliyor çünkü. Neyse.

Biz sanatçıların herkes gibi ama herkesten daha çok çift karakterli olduğu doğrudur, elbette sağlıklı olanından. Çok şükür ki sağlıklı ve kendimizi olgunlaştırmak için lehimize bile kullanabileceğimiz şekilde. Örneğin bu olayı hatırlayınca yine karşımda beliren meçhul suratları, vücuttaki en sağlam kemiklerden sayılan çenelerini kırıncaya kadar yumruklama hayalimi sükûnetle gidermeye çalışıyorum. Medeniyet için mücadele veren bir vahşi gibi şu an iç dünyam, dediğim gibi, çok şükür geçici ve otokontrolüm çok şükür, her yüksek aklı başında gibi gayet yüksek ve bir kez olsun gereksiz bir hödüklük yapmamak önemli, çünkü bir kere yaparsan, hödüksündür ve sana güvenilmemeli sanırım. Eh, kendimi sevmek için bir sebep daha bulmuş oluyorum böylece, hem de masrafsız olarak ve tamamen durduk yerde! Sonra da benim neden bu kadar sakin hatta olmamam umulan anlarda bile neşeli olduğumu merak edenler olabiliyor. Çünkü önce kafamda çözüyorum ve doğru olanı yaptığımı fark ettiğimde rahatlıyorum. Yine de bir süre daha herhangi bir şekil, biçim, form altında denyonun biriyle muhatap olmayı istemem, çünkü bu şiddet arzum henüz tam olarak geçmiş değil. Bir de şunu fark ettim, yani cezayı aldığımda, dedim bari gerçekten suç işleseydim! Sonra vazgeçtim tabii, bana göre değil. Ama bir an kendimi “The Serenity Now” gibi hayal ettim de komik geldi.

Blogun pis yanlarından biri de, yazdıktan sonra ne yazdığımı okumadan yayımlamam. Umarım sonra bir gün okuduğumda bir şeyleri silmeye “karar vermemi” gerektirecek bir şey yazmamışımdır.

About the author: İlşad Özkan

8 comments to ““The serenity now…””

You can leave a reply or Trackback this post.

  1. Ebru - 24 Temmuz 2015 at 14:43 Reply

    “Biz sanatçıların herkes gibi ama herkesten daha çok çift karakterli olduğu doğrudur…….”
    Biz sanatçılar derken, kitap yazan herkes sanatçı değildir İlşad Bey. Ayrıca hiçbir yazar, şair v.s. de kendine sanatçı demez, kendini bilen müzisyenler de demez. Tabii ben sizi tanımıyorum, kaç kitabınız var bilmiyorum ama yanlış okumadıysam fitness üzerine yazılmış bir tane kitabınız var diye kendinize sanatçı demeniz uygun olmamış,. Zira bir konu üzerine yazılan bir kitap da sanat eseri değildir; olsa dahi bir eser vermekle sanatçı olunmaz, olunsa da denilmez. Uygun düşmemiş. Oysa yazılarınız gerçekten güzel, kelime dağarcığınız, üslubunuz, bir de kasla masla uğraşan biri olarak çok takdire şayan. Biliyorsunuz ortalıkta beyni küçük kasları büyük insan da çok olunca, insan sizin gibileri görünce şaşırıyor. Yazı, kelimelere özel ilgi, imla duyarlılığı v.s. gördüm sizde ve sizi kendime yakın buldum.
    Bu yorumu yayınlamasanız olur, hatta daha iyi olur. Ancak o cümleden (bence) o sanatçı kelimesini çıkartın.
    Saygılar,
    Ebru

    • İlşad Özkan - 25 Temmuz 2015 at 14:54 Reply

      Selam Ebru,
      Ben fitness kitabımla ilgili olarak kendime sanatçı yakıştırması yapmadım, o konuda sana katılıyorum. Burada sanatçılığı bir kişilik tipi olarak kullandım, sıfat gibi diyelim. Ben kendimi böyle görüyorum, kitap sayısıyla da ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Şiirlerimle yeni yeni ilgilenmeye başladım, 10 yıldan uzun süredir yazıyorum. Hayata karşı duyuş ve duruşum da kendi sanatçı tanımımla örtüşüyor. Dolayısıyla yeri geldiğinde kendimi böyle tanımlamaktan çekinmiyorum. Alışık değiliz benimki gibi tutumlara ama bana normal geliyor. Zoraki alçakgönüllülük yahut istemem yan cebime koyculuk yahut herhangi bir sıfatı aşırı yücelterek kendini gerçekten o sıfata sahip görmemek gibi özelliklerim yok. Durum bundan ibaret 🙂 Belki sana ve sayısız başka insana itici gelebilir ama benim kendime karşı dürüst olmam daha önemli. Bir gün aksi düşünürsem o zaman ona göre ifade ederim.

    • İlşad Özkan - 27 Temmuz 2015 at 12:35 Reply

      Ek olarak, örneğin Shakespeare de sanatçı Metin Altıok ya da Arif Nihat Asya da. Vivaldi de sanatçı Ercişli Emrah da. Sanatçılık kavramını büyütmeye gerek yok. Kendime sanatçı demem mesela Stendhal olduğum imasını taşımaz. Anlatabildim umarım.

  2. Ebru - 29 Temmuz 2015 at 11:09 Reply

    Anlatabildiniz bakış açınızın tuhaflığını. Kişiliğinizle ve kültürel bakışınızla ilgili bir sorun. Saygı duyduğumu söyleyemeyeceğim. Ben de 25 yıldır şiir yazıyorum ona bakarsanız, geçiniz bunları sayın sanatçı.
    Siz kendinizi ifade ediş biçiminizle değil, bir başkası size sanatçı olduğunuzu söylediğinde; ve sadece o söyleyenlerin gözünde sanatçı olursunuz, ta ki toplumların geneli de sizi öyle kabul edene kadar. Siz bir sanatsever olabilirsiniz, sanatla iştigal eden bir insan olabilirsiniz. Sanatçı da olursunuz hatta, amma hiçbir zaman kibirden kurtulamazsınız. Gerçek erdemli insan tevazu sahibi olur, hele sanatçı daha da mütevazıdır, buradan da zaten sizin ne kadar sanatçı olabileceğiniz anlaşılıyor.
    İkinci husus, burada halk şiiri yazan sanatçı değildir diyen mi oldu ki o kadar isim örneklemek için göbeğinizi çatlatmışsınız. Sizin Stendhal’inize, Shekespeare’inize…saygılar. Yeni cevap yazarsanız birkaç isim daha araştırıp ekleyin de ufkumuz aydınlansın. Zira biz siz örnek vermeseniz sanatçı kimdir hiç bilemiyoruz da..

    • İlşad Özkan - 29 Temmuz 2015 at 20:26 Reply

      🙂 Çok kızmış gibi yazmışsınız bana ama!

      “Siz kendinizi ifade ediş biçiminizle değil, bir başkası size sanatçı olduğunuzu söylediğinde; ve sadece o söyleyenlerin gözünde sanatçı olursunuz, ta ki toplumların geneli de sizi öyle kabul edene kadar.” tanımınız güzel gibi dursa da bence çok kritik bir noktada eksik. Bir sanatçının kendinden habersiz oluşu bana yücelik, tevazu gibi gelmez, kendinin farkında olmamak olarak gelir. Kibir konusunda, sildiğim yazılardan biri miydi emin değilim ama, sizin gibi düşünmediğim kesin. Size göre muhtemelen kibirli bir insanım ancak kibirle suçlandığımı da hatırlamıyorum. Alçakgönüllülük zorlu bir erdemdir, çoğunlukla da edindiği düşündüğümüz kişiler aslında edinmemiştir. Ben belki iyi, belki büyük değilse de bir sanatçı olduğuma inanıyorum. Siz, toplum ya da herhangi bir başka kurum ya da kuruluşun onamasıyla ilgilenmiyorum; ayrıldığımız temel nokta bu aslında. Göbeğim de çatlamadı ayrıca! 🙂

  3. Ebru - 29 Temmuz 2015 at 11:39 Reply

    Mesele sizin sanatçı olup olmamanız da değil. Belki siz gerçek bir sanatçısınızdır. Mesele burda insanın kendi kendine, kendi ayrımına varamayacağı yakıştırmalar yapması. Bir şeyin sanat olduğunu anlayacak ve onu sanat olarak tanımlayacak kadar sanattan anlıyor musunuz? Herkes kendi zevkine göre sanat tanımını yapabilir elbet, ama sanatın evrensel bazı normları da var. Mesela 4 satırlı, her biri dörder kelime ve mısraların tamamı kafiyeden oluşan; hiçbir ses, söz, benzetme v.s. sanatına yer verilmeyen, öyle halk şiiri gibi kısa, öz ve hikmetli sözlere de sahip olmayan nice “yazıntılar” vardır ki sahipleri o yazıntıları şiir, kendilerini şair sanırlar. Yalnız bu gibi insanlar ne yazık ki dalga konusu olduklarının farkında değillerdir.
    Hadi sanattan da anlıyorsunuz diyelim, verdiğiniz örneklere bakılırsa kültürünüz de aşmış vaziyette belli. Peki, kendinizi tanımlarken kendinize karşı ne kadar objektif olabileceksiniz? Kim ne kadar olabiliyor? İnsanoğlunda egolar uzay! Şekil 1-A’dan da anlaşılacağı üzere.

  4. Ebru - 30 Temmuz 2015 at 09:55 Reply

    Bu yazıya ve diğerlerine yaptığım yorumlar arasındaki uçurumu görünce herhalde ruh hastası olduğumu düşünmüşsünüzdür. 🙂 Çiçekler ile ilgili yazıda da değindiğim gibi, biraz takıntılı bir tarafım var.
    Size kızgın falan değilim ve kibir yaptığını düşündüğünüz bir kişiye bu kadar “üstten üstten” yüklenmek de aslında yine kibirden başka birşey değil. (özeleştiri yaptım yanlış anlaşılmasın, kendime diyorum bunu)
    Elbette bir sanatçı sanatsal yeteneğinin, kendisine Allah taraından bahşedilen lütfun farkında olmalı. Ancak sadece söylem bakımından “ben sanatçıyım, biz sanatçılar” v.s. ifadeler bana ve birçok kişiye çok itici geliyor.
    Günümüzde mesela Türk Pop-Fantazi v.s. şarkıcılarına bakın. Sesleriyle farklı sesler çıkarmayı bilmeyen, müzik eğitimi olmayan, bunun dışında İbrahim Tatlıses gibi doğal bir yeteneği de olmayan, konuşur gibi dümdüz şarkı söyleyen, şarkılarında müzikal anlamda bir ahenk olmayan, örnekler çoğaltılabilir; hatta et pazarı diyeceğim ben, kendini “satma” yönetimiyle “iş yapan” nice şarkıcılar var hem Türkiye’de hem de dünyada. Hepsine bakın, kendilerine sanatçı derler. O kadar ayağa düştü ki bu kavramlar.
    Stüdyoda sesi üzerinde oynanarak biraz dinlenilir hale getirilen ve asla canlı şarkı söyleyemeyen (hatta bu yüzden bizi Eurovision’da rezil eden bile var) şarkıcılar…
    Dün bahsettiğim gibi aptal aptal cümleleri, hatta düz konuşma cümlelerini iki kafiyeyle alt alta dizip kendilerine şair diyenler…..
    Abartılı bir sesle bağırarak güzel şiir okuduklarını zanneden, bir de şiir albümü çıkaranlar…
    Mankenlikten gelip kendini de hiç yetiştirmeden, yüzünde aynı donuk ifadeyle hiçbir duyguyu karşıya geçiremeyen sözümona oyuncular…
    İki kitap yazıp, hatta başkalarına yazdırıp üzerini etiketleyen; kitaplarında fikir, hikmet ya da ahenk adına hiçbirşey bulunmayan yazarlar… (parayı bastırıp yayınlatanlar)
    Bir gazete köşesinde ona buna atıp tutmaktan başka düzgün fikri olmayan, muhalefet yaparken alternatif öneri getiremeyen statükocu kronik-muhalif gazeteciler..
    İşte bunlar bizim ülkemizde sanatçı ya da aydın muamelesi yaptıkça kendilerine ve birçok saf cahil buna inandıkça,
    kusura bakmayın da ben bu sanatçı kelimesine biraz alerji geliştirdim.
    Evet güzel yazı yazıyorsunuz. Biraz zaman ve emekle sizden yazar olur, ben de size seve seve sanatçı da derim! İlk keşfedenlerdenim de diyebilirim gururla üstelik. Ancak o emeği gösterene kadar biraz dilinizi tutsanız da sizi takdir edebilecek insanları kendinize gıcık etmeseniz… Bu arada ben size gıcık falan da değilim. hatalı olduğunuzu düşündüm göstermeye çalıştım. biraz sert çıktım çok özür dilerim.
    Yazılarınıza okumaya devam edeceğim.
    Canınız kendinize sanatçı demek istiyorsa diyin kime ne
    Sadece karşıdan nasıl göründüğünü bilin, belki düzeltin istedim.
    Sizin bileceğiniz iş.
    Saygılar
    Ebru

    • İlşad Özkan - 30 Temmuz 2015 at 20:19 Reply

      Söylediklerine tamamen katılıyorum. Sanat kavramı ve sanatçı sıfatının ayağa düşmüş olması da sanıyorum benim sorunum değil, şahsen bunu umursamıyorum da. Kimin umursadığını da umursamıyorum. Bu gibi isyanlarımı geride bırakalı birkaç yıl oldu, tavsiye ederim 🙂 Bence ikimiz de birbirimizi anlıyoruz, burada bir tercih farkı vardır belki, olduğu gibi bırakalım derim. İnceliğin için de teşekkürler ama özür dilenecek de bir şey yok, iyi niyetinin farkındayım. İfadelerin sert ya da yumuşak olmasından çok niyetler önemli bence ve ben olumsuz bir şey sezmedim. Belki bir gün şiirlerimi okuduğunda fikrin değişir ve senin de kafandaki sanatçılar takımına katılabilirim, bu gerçekleştiğinde öğrenmek isterim. Saygılar benden ve takip için teşekkürler 🙂

      Not: Takıntılı insanları, takıntılarını kötücül yöneltmiyorlarsa, seviyorum; ben de öyleyim çünkü! 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published.