Gece, teklik, ışıklar, yağmur sonrası grilik, bir güzel koku

Arada bir sinemaya gidiyorum, kuzenimle genelde. İyi olacağını umduğumuz filmlere gitmeye çalışmamıza rağmen, çoğunlukla iyi filmler çıkmıyor ama ben yine de mümkün mertebe keyif almaya, biraz rahatlamaya çalışıyorum. Geldiğimden beri Devlet Tiyatroları Sahnesi’nin her oyununu takip ediyorum, kâh senaryolar kötü oluyor kâh oyunculuk yetersiz kalıyor ama yine de sinemadan çok daha zevkli ve üstelik keyifli bir biçimde düşündürücü de olabiliyor, birkaç iyi oyun da geldi. Yakında da iyi olduğunu umduğum başka oyunlar oynanacak, şimdiden biraz heyecanlıyım açıkçası.

Meksika’dan bir tablo satın aldım, çizilmesi dört beş hafta sürdü, ya da üç, saymadım. Merak edip baktım şimdi, siparişimden sonraki yirmidokuzuncu günde kargoya verilmiş. Kargo onu Miami’ye götürmüş, oradan da İstanbul’a getirivermişler, internetten takip koduyla takip ediyorum. Gel gör ki mevzuat gereği yurda tablo sokmak yasakmış, bunu sipariş verdikten iki gün sonra merak edip araştırırken öğrenmiştim. Sanarsın ki sanat eseri kaçırıyoruz, alt tarafı yeni bir tablo, maddi değeri düşük. Yine de endişeliyim, fakat, sanırım kargom şu anda gümrüğü geçmiş ve yerel kargo firmasına verilmiş. Meksika’dan üç günde geliveren kargonun yurtiçinde üç günden daha geç teslim edilip edilmeyeceğini merak ediyorum, bekleyip göreceğim.

Gümrük Mevzuatı demişken, genelgeler, kararnameler falan yazılıyor ancak birkaç yıl önce kendi konularımla ilgili araştırma yaparken birkaç üreticinin yurda bazı hammaddeleri sokamadığından şikâyetçi olmasına tanık olmuştum. Sebebi ise, ilgili maddelerin kodeks midir nedir, işte o resmî listemizde yer almıyor oluşu. Örneğin on sene önce yeni bir madde keşfediliyor, üretimde kullanılıyor diyelim, üstelik zararı olmadığı gibi yararı da var. Ancak siz bu maddeyi gümrükte beyan ettiğinizde hop diyorlarmış, bunun ismi bizi kıllandırdı, içeri sokamayız. Bilimsel araştırmaları, ticari somut delilleri falan gösterseniz de çabanız sonuçsuz kalabiliyormuş. Çağın gerisinde kalmak böyle bir şey olsa gerek. Geçen gün buraya gümrük bakanı geldi, avantajlı durumum gereği ziyaret ettiği yerlerden birinde kapıda karşılayanlar arasındaydım, içeride otururken de bir fırsatını bulup bu konudan bahsetmek istiyordum. Fakat mülki, idari amirler ordusu, seçilmişler ordusu derken fazla dikkat çekmek istemedim. Bakanı bilmem ama birçoğu beni tanımıyor, henüz dikkat çekmek istemiyorum; henüz derken, ileride dikkat çekme gibi bir tasarım olduğu da sanılmasın, öyle bir tasarım da yok.

Abimle konuştum, fazla kilolu değildi ama biraz kilo almıştı ve zayıflamış, kamerada görmüyordum bayadır, gülerek zayıfladığını anlatıyordu. Onu çok özlediğimi fark ettim ve orada yalnız olmasına, gerek olmadığı hâlde, acıdım, hiç belli etmedim ama bir süre içimden ağlamak geldi. Kardeşlik bağı ve sevgisi bir başka.

Bir seminer hazırlamaya karar verdim; hem ek gelir olsun hem eski (ilk) kitabımın ve olası yeni kitaplarımın satışına katkısı olsun hem de marka değerimi artırsın diye. Seminerim şimdiden oldukça orijinal, ilgi çekici, eğlendirici ve de öğretici, en azından ben öyle sanıyorum. Esas amacım, tüm dinleyenlerin olmayacaksa da, en azından bazılarının hayatının bir yönünü kesin olarak olumlu biçimde değiştirmek, yani buna sebep olmayı başarmak. Fakat henüz sunumumu hazırlamadım, bu konuda bir profesyonelden de destek almak istiyorum, en basitinden, konularıma hakim olmama rağmen amatör görünen bir sunum dosyası üzerinden sahneye çıkmamak için.

Anlatacak çok şey var, tüm gevezeliğimin arasında kendime sakladıklarım. Belki başka zaman…

Zamanın durmaksızın işleyişi karşısındaki kozmik çaresizliğimizin gülünçlüğüne karşın yaşamı cehenneme çeviren insan yığınına karşı tahammülümü tamamen yitirecek miyim bazen, bunu merak ediyorum.

Onun dışında, elimden geldiğince bir şeyler üretmeye ve eğlenmeye çalışıyorum. Bir şeyler daha yapmak istiyorum. Ha, bu arada, bayadır kitap okumuyorum, okumak istemiyorum bile; kitap konusunda, belki de, iyi bir okuma kitabı yazmadan bu histen de kurtaramayacağım kendimi, sanırım başka bir sebebi yok okumaya bu denli ara vermiş olmamın. Yazmak istiyorum ama yazmıyorum, şu an yaşamın diğer gerekliliklerini sağlayacak şeylere odaklandığımdan, nedense (muhtemelen de yanlış bir karar olarak) okumamayı yeğliyorum. Okuduğum şeyler ise mesleki olduğundan onları okumadan saymıyorum, saymalı mıyız, sayılmalı mı, o da bir başka sorudur tabii.

Evlenmem için, ilk zamanlardaki gibi sık tekrarlanmamakla birlikte, sık sık “tavsiye” alıyorum, üstelik bazısı doğrudan emrivaki gibi, sanki yaşamın tek akış yönü buymmuş gibi. Evliliğe karşı değilim ancak evlenmek için evlenmek bana göre olabilir mi? Cevabı ben biliyorum, değil, onun için kafama, gönlüme uygun biriyle tanışıp anlaşana kadar da böyle bir niyetim yok. Üstelik, yapmak istediğim çok şey de var. Tabii bunlardan pek bahsetmiyorum, hayırlısı falan diye geçiştiriyor, yahut öyle bir niyetim yok diyorum (en sık kullandığım karşılık bu), yahut da işi şakaya vurup “Bir çocuğun yirmi yaşına kadar maliyeti ne kadar, biliyor musun!” diyorum. Yanıtı kimse hesaplamamış ama en iyimser tahminde bile en az ikiyüzellibin Törkiş liras. Bende bu kadar para yok, diyorum. Geleneksel düşünen birine bu karşı çıkış yersiz, yanlış, hatta haksız gelecektir ancak şakayla karışık bu ifademde aslında gayet ciddiye de alınabilir.

Nereden nereye geldik.

Tablomu küçük odama asmak için sabırsızlanıyorum, odamı değilse bile imgelerimi genişleteceği için.

About the author: İlşad Özkan

Leave a Reply

Your email address will not be published.