Gelgit

Yalnızlık, zaman ilerledikçe içimde yeni kıvrımlar, yeni yollar, yeni çıkmaz sokaklar yaratıyor. Yalnızlığım uzadıkça, çoğaldıkça, bir noktadan sonra kimseyle paylaşılamayacak kadar büyük, iç içe geçmiş karmaşık bir şehir olacağını sanıyorum. Anlatamayacağım kimseye, anlatılamayacak.

Korkmuyorum fakat, yalnızlıktan, kök salışından; sağlamlaştırıyor bir yandan da. Bir yandan da… Düşündürüyor işte, nereye gideceksin, kiminle?

Her yeni başlayış, daha iyi içinken, daha iyi bir yenilgiyle sonlanıyor ve o kesin, o nihai, dönülmez yenilgiye atılan kocaman bir adım oluveriyor. Her yenilgiden sonra daha iyi bir öğrencisi olmak sevginin, teselli sayılır mı?

Yıllar önce, o gidip geldiğim 60 kilometrelik yolda, o zamanlar yeni çıktığını söyleyebileceğimiz, “Öptüm” albümü eşlik ediyordu bana arabada, “Her ayrılık zor, bin yıldır söyler dururum. / Öğrenmiyor kalp, görüldüğü üzere durumun.” dedikten sonra “Unuttun mu beni, her şeyimi? / Sildin mi bütün, izlerimi?” derdi. Şimdi oturduğum yerde, yine o karanlık yolda, yine kulaklarımı dolduran o sesi dinler gibiyim ve bu sefer daha anlamlı geliyor bu sözler: “Ben hâlâ dolaşıyorum avare / Hani görsen, enikonu divane.”

Şarkılar doluşur içime, yalnızlığıma, yeni anlamlar yükleyerek; semirir yalnızlığım. “Sen de olmazsan eğer, batar artık bu gemi…”

Hep savaşır eğilimler içimde, pes etmek sıkça geçse de aklımdan; o çok sevdiğim “Laocoön ve Oğulları Heykeli”ndeki Laocoön’ün direnişi gibi, bir mücadele ruhu kavrar omurgamı bazen. Yenilmek için erken, pes etmek içinse geç. Gerçi, kurtarılacak neyim var, Lacoön’ün aksine? Kurtaracak neyim? Her şeyden önce, nedenlerimi kaybeder oldum.

Tasarılarımın gerisindeyim, stresli ve tembelim, stresten kaçınmak için tembelliğe eğiliyorum. Aslında, anlam bulamıyorum pek. Belki de olumsuzluklar birbirini besleyip güçlendiriyordur.

Sonra, kelimeleri özlüyorum en çok. Güzel cümleleri, zihnimi yıldırım gibi hızlandıran, coşturan. Kelimelerde tutunacak bunca şey olmasını seviyorum. Sonra, ne çok şeyi sevdiğimi düşünüyorum. Kedileri mesela, köpekleri, ve, çok sayılı da olsa bazı insanları.

Sonra hatırlıyorum, istediğim hızda ve zamanda olmasa da elimi neye attımsa, neyi başaracağım dedimse başardığımı. Yine böyle olacağını biliyorum, beklenmedik bir çağımda ölmezsem. Gerçi, artık hayatımı daha çok riske atıyorum. Garip. Risk alabilirliğin yaşla ters orantılı olduğu düşünülür oysa, demek ki bu bir kural değilmiş.

Dişlerim kaşınıyor sonra, “o kırmızı oda” gibi umutsuzluğu ve zavallılığı içimden atınca, belki de içime dolması iyidir, mücadele ruhumu kaşımak için, kim bilir? Dişlerim kaşınıyor sonra, açken çiğ bir et görmüşüm gibi, gördüğümde onu almak istediğim gibi, hedeflerimi elde etmek ve çiğnemek istiyorum. Kendime geliyorum, kalbimin atışı, kanımın akışı yeniden güçlü bir düzen buluyor, batmıyor yani bu gemi, batsa da böyle batmayacak (umarım).

Kendime geliyorum, kılıçlarıma bakıyorum, henüz iki yanları da keserken… Zafere!

Bu arada, geçen aylarda duydum, müzikal kalitesini tartışmam:

About the author: İlşad Özkan

Leave a Reply

Your email address will not be published.