“Sağcıdan sanatçı olmaz” burunlamasına parmak sokmak

politik-estetikler

Sanat, politikanın gölgesinden çıkmadıkça özgür sayılmaz.

Küçümseme, genelde kendini yüceltmenin güven verici sıcaklığını hissetme dürtüsüyle gerçekleşen hayvansı bir davranış biçimidir ve çoğu durumda hak etmiş olmak oldukça güçtür, çaba ve bedel ödemek ister. Doğada küçümsemenin neredeyse karikatürize edilmiş yansımalarını görmek mümkün. Örneğin mutlak zafer anında bir kedinin fareyle oynadığını görmek bunun acıklı bir örneğidir. Karnı yarılmış bir antilobun, bacaklarını arada bir hedef alamadan çaresizce savurması, başında oturup soluklanmakta olan avcı leoparın yüzünde bir rüzgâr yaratmaktan öteye gidemediği gibi, kuşkusuz bu tehlikesiz hareketlilik leoparın zafer duygusunu pekiştirip ona haz ve güvenlik hissi verir. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, muzaffer olanın bu “hakkı” dünya üzerinde her gün binlerce defa kullanılır. Çoğu durumda küçümseyen, yaptığı eylemin bilincinde değildir. Bugün insanların çok büyük bir kısmı gündelik hayatında farkında olmadan sayısız “muzaffer küçümsemesi” örneği davranış sergiler. Bu kişilerin herhangi bir belgeselde gördükleri zavallı avla dalga geçilmesine acıması ise aslında kendi durumlarına tutulan bir aynadır ancak, kavrayamazlar.

Zekâsı geliştiği için soyut düşüncenin topraklarında gezinebilen insan, bu içgüdüsel davranış biçimini “tersten okuma” yoluyla bir savunma/saldırı aracı olarak da kullanabilir. Tersten okumadan kasıt, bu davranışın doğasında “zafer” olmasına rağmen, tersten okunarak kullanıldığında ortada bir zafer olmadığı gerçeğidir. Kişi ya da grup, “sözün gücünü” kullanarak mücadele hâlinde olduğunu hissettiği kişi ya da grubu küçümseyerek ona saldırıp özgüvenini yaralamak, aynı zamanda da kendi özgüvenini sağlamlaştırmak ister. Küçümsemenin bir zafer davranışı olduğunu içgüdüsel olarak bildiğimizden, bu gibi durumlara seyirci kaldığımızda kazanan tarafı “küçümseyen taraf” zannederiz ve bu sayede bir kere daha küçümseyen tarafın sahte zafer duygusunu pekiştirip özgüvenini sağlamlaştırmış oluruz. Ancak bu noktada kazanılmış, hak edilmiş bir özgüven olmadığı için, özgüveni gereksiz yere fazla yükselen bu kişilerin niteliksiz davranış ya da eserler ortaya koyması durumu ortaya çıkar. İşte, ülkemizde zaman zaman bazılarının dile getirdiği “Sağcıdan sanatçı olmaz abicim!” cümlesinin arkasında yatan durum budur. Bu burunlamaya parmak sokmasam, rahat edemezdim doğrusu.

***

Politik anlamlarıyla sağ ve sol, dünya genelinde aşağı yukarı aynı anlamlara gelir. Anlamlar üzerindeki bu anlaşmanın sebebini bilmek için, kavramları doğuşundan başlayarak kısaca hatırlamakta yarar var. 1700’lerin sonunda devrim ateşiyle kaynayan Fransa’da, geleneksel monarşik düzeni destekleyenler parlamento başkanının sağında otururken, sosyal adaletsizliğe ve hiyerarşiye karşı duranlar solunda oturuyormuş. Bu noktada söylemeden geçmeyelim ki, yine hayvansı bir davranış olarak bu kişilerin “fikirsel türdeşlerinin” yanında fiziksel olarak konumlandıklarını unutmamak gerekiyor. Daha iyi bir dünya idealize edilirken, faklı fikirlerin dirsek mesafesinde barış içerisinde yer alabilmesinin neden daha üstün olduğunu da buradan anlayabiliriz.

Her neyse, işte bu olaydan sonra Fransa’da Sağ/Sol, Sağcı/Solcu, Sağcılık/Solculuk kavramları siyasi birer etiket olarak ortaya çıkıyor. Gelenekçi sağcılar, argümanlarını desteklemek için içine bol bol tanrı, kral, gelenek, doğanın kuralı gibi laflar kattıkça, sağcılığın tanımında kullanılacak ölçütler de oluşmaya başlıyor ve bugün bu tanım dünyada genel olarak kabul ediliyor. Buna karşın, o dönem Fransa’sında temelde eşitsizliklere karşı durmakla tanımlayabileceğimiz solculuk, kendi “iç kural düzenini” oluşturmadığından, doğuşundan itibaren “yoruma daha açık” bir görüş/duruş oluyor. 200 yıl önce de bugün de sağcıların genelde safları sık ve düzgün tutmayı başarırken solcuların sürekli bölünmesinde de “solculuğun genetik etkisi” diyebileceğimiz bir gerçek söz konusu yani. Çünkü sağcılar adı sağcılık olmadan net sağ görüşler üzerinde farklı gruplarda güçlenebilirken, sol grupların hemen hepsi “solcu” adını kullanmak istiyor.

Soğuk Savaş döneminde Komünist ülkelerin, Fransız Devrimi’nin kültürel mirasını katık edip yeme arzusundan ötürü “solculuğu” benimsemesiyle birlikte, bu kavramlar tarihleri de unutularak Soğuk Savaş etkisindeki her yere (neredeyse tüm dünyaya) sıçramış oluyor. Kendine has ve kör topal da olsa “demokratizm” bayraktarlığı yapan ABD’nin ise, demokrasinin pek çok ilkesine ters görünen bu antika sağcı etiketine nasıl kavuştuğu ise bence komik ve ilgi çekici bir dizi açıklama gerektiriyor.

Konuyu beynelmilel yönden buraya kadar açıklamak, bu yazıda ülkemiz çerçevesinde ele almak için yeterli, yoksa yazı çok uzar.

***

Solculuk kendi içinde kaygan bir zeminde durduğundan tanımlamak zor olsa da, solcular için sağı ve sağcıları yaftalamak dünyanın en kolay işiymiş gibi görünür. Bunun sebebini yukarıda biraz açıklamıştık, sağcılık daha net ölçütlere sahipti;

* Monarşiyi desteklemek (günümüzde hangi rejim için olursa olsun statükoculuk yapmak),
* Kilise’yi savunmak (günümüzde hangi dini olursa olsun bir şekilde referans almak),
* Geleneği savunmak (günümüzde “düğünü erkek tarafı yapsın,” demek bile gelenekçilik olarak yorumlanabilir),
* Doğal düzen olduğu iddiasında bulunmak (günümüzde homoseksüelliği beğenmemek bile sağcılık olarak yorumlanabilir),
* Kişinin kendi toplumunun diğer toplumlara kıyasla önceliği olduğuna inanmak (günümüzde milliyetçilik veya birkaç adım ilerisi olan ırkçılık noktasındaki her görüş sağ olarak değerlendirilebilir),
* Toplumsal sınıf farkının sosyal hak hiyerarşisi yarattığına inanmak (günümüzde artık kimsenin ağzıyla söylemeye cesaret edemediği bir düşünce hâline geldiğinden büyük oranda yaftalatabilme gücünü yitirmiştir),

Listeyi uzatabiliriz ancak, solcuların sağcıları tanımlarken ölçüsüzlüğe varan bir etiketleme “hakkına” sahip olmasının sebebi budur. Bu durum her ne kadar insanlığa aykırı olsa da, “insanlığın haklarını koruyan yüce kişiler”, yani bunu en çok bağıra bağıra söyleyen isimler “solcu” olduğundan, kimsenin aklına solculuğun kendi içindeki karmaşasından doğan bu insanlık dışı çelişkiler yumağı garabeti sorgulamak gelmez. Ayrıca bu yumak, kendini, kim bilir neden, “solcu” olarak tanımlayabilen herkese o andan itibaren “sağcı yaftalama” gücü veren sihirli bir küredir. Yani, kendi kendini solcu ilan ederek yücelen bu kişi de artık canı her istediğinde “mücadele hâlinde olduğu” heyulayı kişilere yansıtarak canının istediği hemen herkesi küçümseyebilir. Bu bizde öyle bir noktaya varmıştır ki, aslında solculuğun sistematikleştirilememesinden kaynaklanan bu dejenerasyon, solcuların kendi gruplarından birini suçlamak istediğinde “Sen dejenere olmuşsun!” suçlamasını da kapsar. Türk solunun kendini eleştirirken “Biz neden birlik olamıyoruz ulan!” serzenişindeki esas sorunu solculuğun müphemliğinde aramak da bu serzeniş sahiplerinin aklına gelmez. Çünkü, “Gerçek İslam bu değil!” diye kendi dışında canının istediği her “Müslüman’ı” İslam dışına itip “İslam’ı aklayan” günümüz İslamcıları gibi, günümüz solcuları da kendi yorumlarının en doğrusu olduğuna inandığından “ötekileri” suçlayıp ideolojisini ve kendini temize çıkarmış olur.

Hâlbuki günümüz Türk solcularının ekserisi basın sektöründe çalışıyorsa beleş içki olan davetlere koşup goygoy yapmakla, piyasada reklamcılık yapıp “düşman olduğu” kapitalizmi semirtmekle falan meşguldür. Solcuların kendi içindeki bu çelişik durumlar da, solculuğun doğasındaki yoruma açıklıkla kolayca kapanır ve hiçbir solcu olayı kolay kolay gerçek kökünden yakalayıp da sorgulamaz. Çünkü bu pek özgürlükçü solcuların her zaman ama her zaman bir gerekçesi vardır. Örneğin arkadaşlarıyla buluştuğunda “pis katil!” dediği bir yönetici için, çalıştığı gazete o görüşten birine ait diye her gün o katili aklamak üzere hizmet etmekte bir yanlışlık görmez. Bu noktada iş artık tiksinti boyutuna vardığından günümüz bazı solcularının bu acayip grup seksinden çıkıp esas konumuz olan sanata geçeceğim.

Not: Yeri gelmişken uzun dönem bir şekilde sağcı olarak yaftalanan Cumhuriyetçilerle bir kısım solcuların nasıl barıştığı hakkındaki görüşümü de sizinle paylaşmak isterim. Türk solcularıyla, hatırı sayılır gücü olan “cumhuriyetçilerin” barışmasında küçük bir kelime sihirbazlığı yatıyor: Ulusalcılık (bu barışmanın alt metnini okuyabileceğimiz sloganlarını da hatırlayalım: “Ne sağcıyım ne solcu, ulusalcıyım ulusalcı!”) İşte bu küçücük kelime oyunuyla algı yönetimi tarihe not düşülmesi gereken bir başarıyla gerçekleştirilmiştir ve eminim buna sebep olanların bunu neden ve nasıl yaptıkları hakkında benim kadar bile fikri yoktur. Kişi ulusalcı oluverince, birden sanki Cumhuriyet’i destekleyen tipik bir sağcı olmaktan kurtulmuştur bu solculara göre. Ah minel solculuk!

***

Solcuların “sağcı” olarak niteledikleri isimlerden sanatçı çıkmaması gülüp geçilecek bir yalan olmakla birlikte, bu “argüman görünümlü safsatayı” dile getirirken, gelenekçiliği damarlarına kadar yaşamak istemenin açmazındaki bir grup İslamcıdan örnekler seçmeleri çaresizliklerindendir. Örneğin pekala “sağcı” gömleğini giydirebilecekleri safkan bir milliyetçi olan Ömer Seyfettin, bugün bile aşılması güç bir edebî ışıkla parlamaktadır. Sağın bile sağında yer alan ırkçı Nihal Atsız ise Bozkurtlar’ını anlatırken üstün bir sanat becerisi sergiler. Dilde Nihat Sami Banarlı’nın çalışmalarını dikkate almamak elde değilse de, ola ki almadınız, Kaplan’ı ve daha nicesini solcu mu sayacaksınız? Türk şiirinin tartışmasız en kuvvetli şairlerinden biri olan Necip Fazıl’ı sırf İslamcıydı diye sanatta Nazım Hikmet’ten aşağı tutabilmenin bir olanağı var mıdır?

Buna karşın kendini bağıra bağıra solcu olarak niteleyip de sanatın çöplüğüne bile yakışmayacak nice çalışması olan birçok isim sizin de aklınıza gelmiyor mu?

Sağ, özellikle edebiyatta ülkemizde oldukça güçlü olagelmiştir. Kişilerin dünya görüşünden bağımsız olarak sanatlarında başarıya eriştiklerine kuşku bırakmayan birçok örneğimiz var. Müzikte de Türk milliyetçisi olduğu gün gibi meydanda olan Barış Manço gibi çınarları yok saymak mümkün değil.

Dünyada da durum hiç farklı değil. Koyu bir faşist olan Giovanni Papini’nin çalışmaları her dönem İtalya’nın en seçkin eserleri arasında yer almaya layık birer entelektüalizm anıtıdır. Salvador Dali’nin resimde eriştiği başarıya kaç solcu erişebilmiştir? Ingmar Bergman’ın Nazi destekçisi olması o güzelim filmlerinin değerini mi düşürmüştür? Sanatçı yönünden de kuşku duyulmaması gereken Aristo’nun öjenik olması yapıtlarının dünyayı iyi yönde değiştirmesini engellemiş midir?

Sanat, kendini solcu olarak tanımlayarak rahatlayan bazı aptalların zayıf düşlerinin erişemeyeceği bir yerdedir. Sağcı, solcu, bokçu veya püsürcü olsun, sanatı insan davranışlarına ve çokyönlülüğüne aykırı düşecek şekilde sınırlayıp tekele almaya çalışmak, ilkel bir kendini savunma dürtüsünün çirkin bir tezahürüdür.

Bu gibi iddia ve inanışları olan insanlar o derece aptallaşmışlardır ki, bu yazıyı okuduklarında bile beni kendi küçük dünyalarında konumlandıracak şekilde yaftalamak isterler. Hâlbuki insanlar, “insanı” kavrayıp olgunlaştıkça her türlü katı, kalıplara sıkıştırılmış gerçek dünyayı tanımlamakta aciz ideoloji zincirlerini de kırmaya başlar. Bir iddianın saçmalığını dile getirmek, karşı çıkılan bir başka görüşün güzellemesini yazmak da değildir. Saçma, saçmaysa, saçmadır.

About the author: İlşad Özkan

Leave a Reply

Your email address will not be published.