Eminönü’nde dükkânlar ve apandisit

Kalabalık ve birbirine bağlı bir aileymiş, kim olduğunu şimdi unuttum, içlerinden biri, tabii bu savaş dönemlerinden falan sonra, Adana’ya gider olmuş. Adana’da şarkıcı (dolayısıyla “düşük”) bir kadını sevip, gidip geldikçe onunla birlikte yaşamaya başlamış.

Ancak memleketindeki ailesi katı şekilde gelenekçi, ayrıca da çok dindarlar. Bir gün Adana’da onun bu sefahatini bir hemşerisi görüyor.

O da “ailem benim böyle yaptığımı öğrenirse ben ne yaparım” diyerek geride küçük bir notla intihar ediyor. Tam Japonlara yaraşacak bir hikâye bana sorarsanız.

Neyimiz olduğunu unuttum, ama babaannem ve dedemin (ikisi aslında amcazade olduğundan) yakın akrabası işte. Aslında dedemin babası Münüp Efendi’nin Eminönü planları kendisinin zamansız ölümüyle rafa kalkmak zorunda kalmasa, belki de bunlar yaşanmaz, belki utanç da duymaz ya da en azından daha kolay gizleyebilirdi bu aşk macerasını. Ne de olsa Darende değil ama İstanbul bu tip şeyleri kolay kaldırırdı.

***

Büyük dedem Münüp Efendi’nin planına geçmeden önce aile geçmişi hakkında kısa bir bilgi vermekte fayda var.

Baba tarafından atalarımın Darende denilen yere yerleşmesi biraz şans eseri oluyor aslında. Selçuklular döneminde Urfa civarında kendi askerleriyle Selçuklu’ya bağlı bulunan bir Esebey var. O dönem Malatya civarında yerleşik bulunan Köpekoğlu Mehmed Bey, Selçuklu’ya isyan ediyor. Köpekoğlu aslında muhtemelen ona Selçuklu’nun taktığı bir isim ve özel bir isim de değil. Anadolu’daki Türk hakimiyeti boyunca isyan eden birçok kişiye bu türden lakapların takıldığını görüyoruz tarihî metinlerde, genel bir ad gibi yani. Eminim sevenleri onlara çok başka isimler takmıştır.

Sonuçta ilgili Köpekoğlu’nun isyanı sorun olunca, Selçuklu’dan Esebey’e emir geliyor: Köpekoğlu isyanını bastır. Urfa’dan yola çıkan İsa ya da Ese Bey, Köpekoğlu üzerine yürüyor ve çarpışmanın sonucunda üstün geliyorlar, ne var ki Köpekoğlu bugün Darende’nin bir mahallesi olan Hacılar Vadisi’ne kaçıyor. Takip sonucu bu mevkide sıkıştırılan Köpekoğlu’nun kellesi alınıyor ve Selçuklu Sultanı’na gönderiliyor.

Sultan, âdet olduğu üzere teşekkür etmek için armağan isteğini sorduğunda, Esebey de Darende ve Hacılar civarının beyliğini istiyor, Hacılar’ı çok beğenmiş; üstelik, Köpekoğlu’ndan sonraki siyasi boşluğu da doldurmuş olacağını düşündüğünden bence oldukça akıllı davranmış. Bu dileği kabul ediliyor ve bu yörede beyliğine devam ediyor.

Kabilesinin bir kısmı Urfa’da kalıyor, bunlar daha sonra şu meşhur Urfa camisini yaptıranlarla aynı kökendenmiş. Onlar da çok kalabalık bir aile ve bizim çok uzak akrabalarımız oluyorlarmış.

Darende, Gürün civarında yerleşiyorlar ancak Osmanlı dönemine gelindiğinde de yeni ayrıcalıklar elde etmeyi başarıyorlar. Darende halk kütüphanesinde de kaydı bulunduğunu anımsadığım olaya göre, yine bu büyük atalardan biri, yolda kalan bir asker grubunu bir kış boyunca bilabedel ağırlıyor. Subaylar rütbelerini gizlemiş olduğundan kendilerini erattan sandığı hâlde atlarına ve kendilerine koca bir kış bakan bu adamın adını bizzat dönemin padişahına vermişler döndüklerinde. Yaklaşık kırk subayının ağır kış şartlarında yolda kalıp öldüğü zannında olan padişah da bu haberi alınca yine kesenin ağzı açılıyor ancak farklı bir şekilde; bu adama yeni topraklar ihsan ederken, oğullarını da yüksek sayılacak mevkilere atıyor. Beş oğlundan dördünü başka yerlere kaymakam vs. olarak yolluyor. (Burada söylemeliyim ki bu ailede devletle ilişkinin sorunsuz olmasına dikkat edilmiş. Örneğin Tunceli civarındaki toprak ağaları Cumhuriyet’le ellerinden alınan haklara isyan ederken bizimkiler hiç itiraz etmeyip, toprak altından sonradan çıkan kimi şeyler bile kendilerine verilmek istendiğinde kabul etmemişler.)

Sadece siyasi olarak değil, dinsel açıdan da ayrıcalık elde etmek istedikleri ortada. Meşhur veli Somuncu Baba’nın üç kızından birini alarak peygambere akrabalık da ediniyorlar (bugün bu kayıtları Somuncu Baba Vakfı saklamaktaymış, işlerine gelmediğinden olacak). Hatta, onun türbesine de Cumhuriyet’e kadar yine bunlar bakıyor. Bir ailenin görevi sadece bu oluyor. Ancak Cumhuriyet’in bazı katı uygulamaları yüzünden, son bakıcısı olan adam türbeyi kendi hâline terk ediyor (onun oğlu da hayattadır bugün). Ortam yatışınca, bugün hazret mertebesine çıkartılmış bir imam türbedeki boşluğu görüp dolduruyor ve ardından kendini hem erkek çocuğu olmayan Somuncu Baba’ya, hem de peygambere torun ilan ediyor. Bugün ilgili vakıf büyük bir dinsel saygı görüp bol miktarda paraya da hükmediyor. Bizim aile meselelerin aslını bildiğinden böyle bir aldanmaya kapılmamış olsa da, ilgili kişilerin ilçeye faydası dokunduğundan olacak hiç ses de etmiyor. Boş kavgalarla işleri olmamış zaten.

Peki, neyle işleri olmuş? Cumhuriyet’e kadar sürekli toprakla, büyük hayvan sürüleriyle ilgilenmişler, daha doğrusu köylüleri çalıştırmışlar. Osmanlı’nın son demlerinde pek çok şehitle zayıflasalar da servetleri pek azalmamış. Bu noktada, o dönem Darende’sinin bugünkü gibi 9 bin değil, 45 bin civarında nüfusa sahip olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Nüfusun önemli bir kısmı da Ermeni ayrıca, ancak bu Ermeniler, malum sebeplerden, katlediliyor ve kadınları da kaçamamışsa alıkonuyor.

Geçiş yollarının üstünde bulunmanın da etkisiyle Darende’nin geçmişinde yoğun bir ticari faaliyet gözleniyor. Kervanların düzüldüğü canlı bir merkez. Kervan konusu o kadar ciddi ve köklü ki, kervancıların kendilerinin geliştirdiği dil bugün bile Hazeyince yahut Hazeynce adıyla Darendeliler tarafından bilinir. Ancak çoğu Darendeli bu dilin kervancılardan geldiğini bilmez. Dil demeyelim, aslında minik bir kod sistemi. Bugün bazı amatör araştırmacıların topladığına göre bin civarı kelimesi var. Kervancılar birbirine Hazeyn diyorlar, bu kelime “dost” anlamına geliyor. Hazeynler, aynı yörenin tacirleri olduklarından ticari gerekçelerle kâh sır saklamak, kâh başkalarını “uyandırmadan” birbirleriyle haberleşme gereği duyuyorlar. Bunun için kervanlarıyla gittikleri farklı bölgelere ait kelimeleri alıp kendi diyalektlerinde yeni bir biçim veriyorlar. Rumca, Arapça, Farsça, Türkçe, Ermenice gibi dillerdeki çeşitli kelimeleri yeni kalıplara sokup bir jargon yaratıyorlar. Örneğin yağ satın almak üzere olan bir hazeyni gören, kendisi de yağın iyisinden anlayan bir başka hazeyn ona “cort” dediğinde, malı alacak olan hazeyn bunun “kötü” demek olduğunu biliyor. Bunun gibi pek çok kelime işte.

Ancak değişen zaman kervanları da, kervancıları da, ticareti de yok ediyor. Münüp Bey gibilerin çalıştıracak köylüsü de azalmış olsa gerek. Ancak Münüp Bey’in zaten çoktan kentsel bir yaşantıya geçtiğini, sofistike zevkler geliştirdiğini görüyoruz, büyükçe bir antika koleksiyonu var örneğin ve ailedeki kızların hepsi. Ayrıca düzenli olarak gön ticaretine başlamış ve kervan diye bir şey kalmasa da, kendi imkânlarıyla İstanbul’dan bol miktarda gön alıp bunu getirip yöresinde satıyormuş.

İstanbul’u sevmiş olmalı ki, Eminönü’nün kim bilir neresinde olan bir arsayı, sürekli ticaret yaptığı bir kadından satın almak istiyor. Dedemin abisinden duyup anlattığına göre, kadına kaparo verdiğinde kadın duyduğu güvene binaen tapuyu da vermek istiyor ancak, etik bulmadığından olacak, almıyor. Bu noktada, güvenilir olmanın bu ailede saplantı düzeyinde bir kural olarak kuşaktan kuşağa aktarıldığını söylemeliyim ki, biz de bu çeşit dürüstlükten mirasımıza düşeni bir şekilde almışız.

Memleketine dönen Münüp Efendi geri kalan altınları hazırlamış ve ayrıca, ismini vermeyeceğim bir başka bilinen aileden birini de inşaatın başında durmak üzere bir dükkân vermek karşılığında İstanbul’a götürmeye karar vermiş. Anlaşılan, tasarladığı bu 300 (veya 33) dükkânlık hanın inşaatı sürerken kendisi de Darende’ye taşınma hazırlığı yapmak üzere dönmek niyetindeymiş.

Ancak İstanbul’a gitmek üzere atına atladığında “Yandım Allah!” diyerek ata binmeden düşmüş. Eve götürüp yatırmışlar, derhâl zaten bir tane olan doktoru alıp gelmişler ama doktor da bir şey yapamamış. Apandisti patlamış aslında, sonrası, sizlere ömür. Dedem de annesinden sonra, 12 yaşındayken babasını da bu şekilde kaybetmiş. Sonra olanlar esasında bol entrikalı esas hikâyeler, örneğin dedemin abisi Münir’in meşhur Malatya mebusu Hamit Fendoğlu ile gizli ortaklığı ve bu yolla edindiği servet bile ayrı hikâye teşkil edecek türden. Bu arada, ortağı Hamido Malatya belediye başkanı olduğu sırada bombalı paketle katledilirken, büyük amcam da silahlı saldırıda öldürülecekti.

Tüm bu karmaşık hikâyelerin arasında şimdi ne zaman Eminönü’ne gidip oradaki sayısız işhanını görsem, acaba derim, dedemin babasının apandisti patlamasaydı ne olurdu?

Bazı hayatların, küçük, küçücük olaylardan çok büyük şekilde etkilenmesi bana oldukça komik geliyor. Sonuçta, bu olayın benim için anlamı herhangi bir hayıflanma değil, bu mantıksız olurdu. Ben bu olayı kendime yakın bulduğum için şunu daha kolay öğrenebildim mesela: İnsanların oldukça kolay bir şekilde büyük maddi zenginlik elde edebileceğini veya aynı hızla madden fakirleşebileceğini.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir