Yazmaya başlayış…

Yazıyla aramdaki ilişkiyi anlatmayacağım, kafanız şişer, üstelik benim de bilmediğim pek çok ara sokağı olduğundan düzensiz aktarırım, bu nedenle sizin aklınızda da bir şey kalmayabilir. Bununla birlikte, dengesiz bir yazar oldum. İyi örneklerle kötü örnekleri farklı zamanlarda veriyorum, bugün iyi yazıp yarın kötü yazabiliyorum. Geçen eski fitness yazılarımdan birini açtım, kısa, ama heykel gibi. O yazıyı nasıl yazdığımı hatırlıyorum; önce beni harekete geçiren tepkimle yazmış, bir gün dinlendirmiş, ardından işlemiş, ardından da kız arkadaşımın önceden yaptığı rica üzerine biraz entelektüel sos gezdirmiştim üstünde.

Fitness, sağlıklı yaşam ve sporla ilgili yazmak benim işimdi, dergim yıllardan sonra adamakıllı gelir getirmeye başlamıştı, üstelik son fitness yazılarımda kendimi bulmuştum. Kitabı yazdığım dönemdi, fakat kitaba yansıtamadım o kalemi, yansıtamadım çünkü dergi yazısı ve kitap yazımı benzer görünse de farklı.

Konu o değil, her neyse. Uzun bir duraklama içindeydim. Aklıma çeşitli zamanlarda gelen onca şeyi yazmıyor, bazen sadece notlar alıyordum. Ne ikinci fitness kitabımı yazıyordum ne de diğer kurgu çalışmalarıma, denemelerime ilgi gösteriyordum. Birbiri ardınca gelen boş, bomboş günler. Mesleğimi sorarlarsa yine yazar diyordum, ne yazıyorduysam; fitness yazılarına tam da üslubumu oturtmuşken birden son vermiştim, kurgu yazılarım ise oturmamış, üstelik çok az ürettiğim şeylerdi. Olsun, ben bir yazardım. Kendi düşüncelerime ek olarak abim de yazarlık üzerine tavsiyelerini veriyor, düzenli çalışmanın öneminden bahsediyordu arada sırada, hak veriyordum o anlatırken ama sonra aynı tas aynı hamam, birkaç zıplama, sonra yine durgunluk.

Bugün, oldukça önemsiz görünen bir konuda kafama hemen bir yazı geldi. Bugüne kadar gelen onca yazı gibi onu da umursamadım, erindim. Yazmadım. Günün ilerleyen saatlerinde düşündüm, insanlar benden ne bekliyordu? Yazmamı. Yazıyor muydum? Hayır. Sonra oturup bir görev gibi o yazıyı yazdım, baktım, eh, fena da okunmuyor. Zaten okunmasaydım yazmaya devam eder miydim bilmiyordum, kimsenin satın almadığı şekerleri kaç gün boyunca o köşede durup satmaya çalışırdınız ki? Yine de yazardım sanırım, ben kabul etmek istemesem de bende “eşek inadı” olduğunu kabul etmeliyim sanırım, abim farkında ve zaten bu benzetme de ına ait, tabii bu inatçılık giriştiğim işlerde böyle işe yarıyor. Öte yandan, yazarlıktan vazgeçmemekle birlikte başarısızlığa pek tahammülüm olmadığından, okundum, ölmezsem daha çok okunacağım ve belki öldükten sonra daha da çok, bilinmez orası gerçi. Her neyse. Konuyu yine dağıttım. Zaten kolayca dağıtırım.

Gün içinde tekrar düşündüm o yazıyı nasıl yazdığımı. Görev bilincini aylar sonunda en sonunda sindirdiğimi, içselleştirebildiğimi fark ettim. Yazar’dım, öyleyse yazmalıydım. Yazar’san, yazıyorsundur, yazmalısındır.

Bir şey daha fark ettim ama, fazlaca kaygısız biri olduğumdan, yazı için asla oturup düşünmemişimdir. Hiçbir zaman durup da acaba ne yazsam dememişimdir, konular daima kendiliğinden önüme düşmüş, kafama esmiş, nihayetinde hazır bulmuşumdur. Belki de bu yüzden az yazı ürettim.

Baktım, bu blogu ilk açtığımda içinde bulunduğum duygusal boşluktan kurtulmaya çalışmışım biraz da. Sonra, her zaman tepki olarak yazmışım (çoğu yazıda siz fark edemeseniz de ben biliyorum). Ampul yandı. Motivasyonumu yitirdiğimi düşünmeye başlamışken o ampul yanıverdi! Motivasyon falan, kimin umurunda, görev adamıydım ben, her zamanki gibi, görev adamı Mustafa. Askerde bir çavuşun yükselebileceği en yüksek seviyeye yükseldim (subaylardan daha etkiliydim), en alçak seviyeye de kendi isteğimle indim (neredeyse gün boyu keyfimce yatabiliyordum), sayısız farklı görev yaptım. Joker diyorlardı bana, hep bir görev, istemesem de mümkün olan en iyi şekilde yapıyordum. Askerliğin görevleri gerçekten sıkıcı olabiliyordu üstelik, ama kendi seçtiğim görevler öyle değildi. Nasıl da spora, yıllardan sonra tekrar başlamıştım, bu düzensizlikte üstelik, üstelik evde, fena da gitmiyorum. Her antrenman günü, canım hiç ama hiç istemese de mazur bir mazerete maruz kalmadıysam sakince kalkıp görevimi yapmaya başlıyorum. Antrenmanlarımı görev olarak sindirebildim, güzel, sonunda. Yazıda ise motivasyon kaybı var sanıyordum. Yokluğu ya da varlığı önemli değildi ki, yeni fark ediyorum. Diğer işlerde motivasyonu aramıyordum ki, yazıda bunu unutmuştum, daima motivasyonla yazdığım için, profesyonelce hiç yazmamıştım aslında!

Yazılarımı düşündüm sonra. Kendimi verdiğimde ve yazdıktan sonra üzerinde biraz çalışınca, kime göstersem çok beğeniyor öyle yazılarımı. Biliyorum, çünkü bilindik kelimelerle, tanıdık cümle yapılarına özgünlüğümü nasıl katacağımı keşfedeli oluyor biraz. Öte yandan, bazen berbat yazıyor, yetmezmiş gibi üstünde de hiç çalışmıyorum o yazıların ama onları bir şekilde okura sunuyorum. Çok dengesiz bir görüntü çizmiş olmalıyım bugüne kadar. Taslaklarımı kendime saklamalıydım oysa. Bak şimdi yanlış da anlaşılmak istemem, her sanatkâr/zanaatkâr gibi yazarın da düşünmeden, tasarlamadan, kendi ilhamının, kendi metninin peşinde gitmesi çoğu durumda sanatsal değer açısından önemlidir, yazıya da mutlaka siner ayrıca, dolayısıyla mühendis gibi yazdığım sanılsın istemem. Fakat en kontrol dışı, bilinçaltının akışında denetimden geçmeden çıkmış satırlar bile, değiştirme yapılmayacaksa bile bir süzgeçten geçmeli. Sanırım bu zamana kadar kendime yazar olarak bakmaya alışık olmadığımdan, okurlarımı da pek umursamadığımdan bunu çok ihmal ettim.

Pek uzatmaya gerek yok. Beni bilgisayarın başına yazmak için oturtmayan iç engelin ne olduğunu keşfettim ve bugün onu ortadan kaldırmanın mutluluğunu buraya not ediyorum. İstemesem bile, antrenmanım gibi, görevim olduğu için yapmalıyım. Dedim ya, benim kendime biçtiğim görevlerim sıkıcı değil üstelik, çoğu zaman başlamak zor oluyor sadece; sonrası zor bile olsa haz verici, hele bir de bitirdikten sonra…

Kediler ve köpekler

kedi-ve-kopek

Köpekler ve kediler farklıdır. Köpek, bir çeşit sevilmeyi öğretir insana, her zaman da sağlıklı olmayabilir o tür bir sevgi; kedi ise sevmeyi öğretir insana ve birisiyle birlikte olmak istiyorsanız onun sizi sizin istediğiniz gibi sevemeyebileceği gerçeğine de alıştırır sizi. Köpek, sevgisini karşılıksız verir; kedi ise, sevgisine layık olmanızı bekler. Köpek size ait bir mülkiyettir, kedi sizden ayrı bir şahsiyet.

Köpeğe işkence edersin, boyun eğer, unutur, stresini içine atar, kendi kendini yer bitirir, ağlar sızlar, haykırır ama yine sever seni; kediye işkence edersen gider ve asla geri dönmez, arkasına da bakmaz. Kedi, kolay kolay kendisinden çok sevmez seni, iki lokma yemek verdin, biraz oynayıp sevdin diye kendisini yok etmez senin için. Fedakârlık da gerekmedikçe yüce değildir zaten.

İnternette görmüştüm, kendine vuran ve ardından ağlamaklı sesler çıkaran sahibini durdurmak için çırpınıyordu bir köpek. Köpek böyledir, sevdiklerini korur. Kedinin yanında vurun kendinize, ya hiç yüzünüze bile bakmadan yalanmaya devam eder ya da şaşkın şaşkın bakıp ne yapıyor bu salak der. Kedi, size ve sizin kararlarınıza saygılıdır bir yandan ama aynı saygıyı sizden de bekler. Kedinin sevmesi de beklediği sevgi de olguncadır. Ve sadıktır seven bir kedi, şüpheniz olmasın.

Köpekler de sevgiyle daha güzel olur ancak dedik ya, toleransları yüksektir, egoist bir sapığa bile bağlanabilir zavallıcıklar, vefa duygusunu zirvede yaşayabilme yetenekleri vardır. Kedi ise açlıktan ölmeyi tercih eder, dün çok iyiydik, bugün neden bana işkence ediyor, olsun, yine de onu seviyorum demez.

Kedi, sizi eğlendirmek istemez, canınız isteyince oynamaz örneğin; canı isterse oynar ve katılmanız için de sizi zorlamaz, canınız ona katılmak istemişse sizi kabul edebilir ama.
Köpek, tahakküm etmek isteyen yönümüze yanıt verebildiği, bize bunu yaşatabildiği için de tercih edilir bazı zavallılar tarafından. Kedi ise, özgürlük nedir bilen ve birliktelik nedir anlayan insanların arkadaşıdır. Kedi, sevgi yaratmasını bilenlerin; köpek ise ben şerefsizin teki de olsam beni sev diyenlerin vazgeçilmezi olabilir (yanlış anlaşılma olmamıştır umarım, bu karakterdeki birinin tercihini köpekten yana kullanacağını söylüyorum).

Ben her ikisini de çok severim, ancak, kedilere biraz daha fazla yakınlık duyarım.

İlşad isminin anlamı, İlşad ne demek?

İsmimin anlamını soranlar oluyor, detaylı bir yanıt yazmam iyi olacak. Öte yandan, net bir insan olduğum için, muhabbet açmak için ismimi soranları ayırt edemiyorum zaten, ben soruya odaklanıyorum. Yani, neresinden baksanız, kendim için faydalı bir şey yapıyorum şu anda.

İlşad ismi, “İL” ve “ŞAD” sözcüklerinin birleşimiyle oluşmuş ama bileşik ad ya da sözcük diyebilir miyiz emin değilim. Zira, her iki kelimenin de anlamı korunuyor, dolayısıyla bileşiklikten ziyade bir “birliktelik” var aslında. Doğru yazılışı vurgulanmak istense İL-ŞAD diye yazılması daha uygun olurdu. Benim soyadım dışında üç ismim daha var, ilk iki ismim Osmanlı Türkçesi ve Arapça kökenli, fakat çok sevdiğim adlar: Mustafa Kemal.

İlşad’a dönecek olursak, ilk önce “il” kelimesini ele alalım. İl; esas olarak devlet demek ama ülke, barış (devletin olduğu yerde barış olduğundan) ve diyar gibi ikincil anlamları da var. Hani deriz, “Bizim eller (iller) şöyledir,” veya “yaban ellere (illere) gitme” diye, aynı anlamını korur bugün de. Zaten günümüz Türkçesinde de bu kelimeyi “şehir” anlamında hem konuşma dilinde hem bürokraside kullanıyoruz. Oysa eskiden “devlet”i yani bir sistemi ifade edermiş.

“Şad” kelimesi yanıltıyor insanları, çünkü “şad etmek” gibi kelimelere bakarak bunu Osmanlı Türkçesinde kullandığımız “şad” ile karıştıranlar çok oluyor. Farsça şad kelimesinin anlamı TDK’ya göre “sevinçli, neşeli” anlamına geliyor.

Nişanyan Sözlük’e de baktım, bu noktada söylemem gerekiyor ki, Türkçe etimoloji konusunda Nişanyan her zaman biraz abartılagelmiştir. Çalışmalarını yok saymak mümkün değildir, reva da olmaz fakat abartılmaktadır. Bu konu ilginçtir. Bu algının oluşmasındaki sebep kendisinin etimoloji merakının anaakım medya tarafından allanıp pullanarak karşımıza konmuş olması. Bir diğer nokta, kendisinin hem Ermeni hem de Ateist olması, dolayısıyla ne yazık ki sırf bu sebeplerle gadre uğraması. Fakat bu mağduriyeti yüzünden yaptığı kimi işler de biraz abartıldı. Türkçe etimolojisinde Nişanyan’ı tartışılmaz otorite kabul etmek isteyen safdiller, okumuş cahiller türedi. Üzücü bir noktadır, Nişanyan bu algıya kendi de kapılır gibi olmuştu bir dönem, şimdi ne durumdadır bilmiyorum ama umarım o günleri geçici bir ego coşması olarak değerlendirir.

Şad kelimesine dönebiliriz. Şad ya da şat kelimesi Nişanyan’ın etimolojik sözlüğünde kendine yer bulamamış, Farsçasını almakla yetinmişler. İstemeden Türk dilini eksiltmişler. Bu kelime Garibname’den önce de kullanılmıştır, ayrıca eski Türkçedeki şad’ın Hintavrupa köküyle de alakası görülmemektedir.

Şad kelimesi Orta Asya Türklerinde bugün de kullanılıyor, Türkî cumhuriyetlerde “şad”lı isimler var. Bizde de var, Kürşad ismi bunların en yaygını olabilir. Dilşad ismi ise öz Türkçe değil, Farsça tamlama, “dil” yürek, gönül demek; dilşad ise “gönül sevindiren” anlamına geliyor. Kadınlar için tercih edilir.

Eski Türkçedeki Şad kelimesine baktığımızda, onun bir unvan olarak kullanıldığını görüyoruz, “yabgu” gibi. Yabgu kelimesine internetten bakabilirsiniz. Şad, askerî ve/veya idarî kullanılan bir unvan fakat soyluluk anlamı da var. Prens benzetmesi de yapılabilir bu kelimenin anlamı açıklanırken.

Dolayısıyla İlşad dediğimizde “İl’in şadı” yahut “il şadı” anlamı vardır. Bu isim tamamen Farslarla tanışmamızdan öncesine ait. Yönetici anlamı taşıyor yani bizim şad’ımız.

Babam koymuş bu ismi bana, Türkçüdür kendisi ancak yobaz, taassup sahibi falan değildir. Babam Kuleli Askerî Lisesi’nden sonra Harbiye’ye gidip oranın seçkin öğrencilerinden oluyor. Bugünkü gibi o zaman da orduda çeşitli sorunlar var tabii. Kendisini Harbiye son sınıfta Ülkücü öğrencilerin liderlerinden biri olduğu için teğmen çıkmak üzereyken atıyorlar, fakat söylemeliyim ki, o yıl Harbiye mezun vermedi diyenleri duydum, son sınıfların hepsini atmışlar sanıyorum. Sonrasında da 80 İhtilali yapılıyor zaten. Birkaç yüz kişi olmalı tüm son sınıflar atıldığına göre. Daha sonra, siyasi olaylarla hiçbir ilgisi olmayanlardan bazıları davalar açıp Sağ-Sol dâhil hiçbir siyasî olayla ilgilerinin olmadıklarını ispatlayınca geri alınmışlar orduya. Bu hukuk mücadelesini verip kazanan 70-80 kişi olmalı. Babamın ise alakası olduğu için geri dönmek için çabası olmamış. Babamı Ordu’dan bu şekilde atmaları komiktir sanırım, subayını “milliyetçi” diyerek saflarından kovmak bir ordu söz konusu olunca garip gelir. Asker gariptir zaten, her zaman da adil olmayı becerememiştir. Solcuları zararlı gördüğünden, ABD’nin de etkisiyle atınca, başka görüşten olanları da atıp dengelemiş kendince sanıyorum. O dönemin Sağcı ve Solcularının, dış ve iç siyasi çıkar bağları olmayanları, her biri kendince vatanı seven ama farklı yöntemleri benimseyen isimler. Çoğu sonradan geçmişinden ders çıkarıp bir araya gelebilmiştir. Mesela babam bugün Sarp Kuray’la tanışık hatta arkadaş denebilir sanırım, ben öyle biliyorum. Bu anlattıklarım konumuz dışıdır, not etmek istedim, kendim için de biraz.

Sonuç olarak İlşad ismine bugün daha çok bilinen İngiliz aristokrasisinden kelimelerle karşılık bulmak istesek Prens denebilir ancak belki Grandük ya da Dük denebilir. Osmanlı’dan bir örnek vermek isterdim anlatımı desteklemek için ama Osmanlı’da gerçek bir aristokrasisi bulunmadığından pek mümkün olmaz, Vezir demek yetersiz kalacaktır, vezirlerde soyluluk şartı aranmadığı gibi, soylularda da askerî ya da idari görev şartı yoktur Osmanlı’da. Eski Türklerde ise soylulukla birlikte doğal görevler de doğuştan geliyormuş denebilir. Anadolu’ya yerleşme keskin bir kırılma yaratmış, ayrı bir kültür nehri geliştirmemizi sağlamıştır ancak aldıklarımız kadar bıraktıklarımız da olmuş. Bu ayrı bir konudur tabii.

Ali Püsküllüoğlu da sözlüğünde “şad” kelimesi için Farsça anlamı alma kolaylığına gitmiş. Vikipedi’de de bu yüzden böyle yazıyor, oraya da Püsküllüoğlu’ndan alıp yazmışlar çünkü. Kür Şad maddesine bunu yazmışlar. Yazık etmişler. Püsküllüoğlu da alaylıdır, alaylıları asla küçümsemem, yanlış anlaşılmasın ancak bilim için akademik ilkeler önemlidir. Bilgi Çağı diyenlere bakmayın, Türkçe internet yıllar geçmesine rağmen hâlen acınası durumdadır. Umarım birileri bu yazımı okuyup Nişanyanlara, Vikipedicilere falan iletir.

Not: Sorgulayarak bile şad kelimesinin “sevinçli” anlamına gelmeyeceğini keşfetmeleri gerekirdi ilgililerin. Vikipedi’ye şunları yazmışlar:

“Kürşat’ı oluşturan iki hecenin her biri özerk bir kelimedir. Kür, eski Türkçe’de soğukkanlı ve sarsılmaz anlamlarına gelmekte [Divânü Lûgati’t-Türk]; şad ise neşeli, sevinçli ve mutlu anlamlarına gelmektedir [Ali Püsküllüoğlu Türkçe Sözlük].”

Böyle bir aptalca isim olur mu diye sorgulamaları gerekirdi. “Soğukkanlı komutan/yönetici/hükümdar/prens”, doğrusu budur.

 

13 Mart 2019 tarihli ekleme: Bugün öğrendiğime göre Gerdizî, Türk devletlerini (Hazarlar örneğinden) Büyük Hakan için “İlşad” kelimesinin kullanıldığını kaydetmiş.

Çiçekler

Bir şeyler oldu, zaten o dönem hep bir şeyler oluyordu. Saati bir miktar kaçırdım, geç kaldım. O otobüsle geliyordu bu sefer, genelde uçakla gelirdi oysa ve havaalanı bana çok daha yakın. Bu bir bahane değil tabii. Öte yandan, vaktim oldukça kısıtlı. Evden hemen fırlıyorum, arabam yok, taksiyle metrobüs durağına gideceğim, taksiye binince yolumun üstünde diye gözüm çiçekçinin oradan geçerken dükkana takılı kalıyor, bizim burada bildiğim bir bu var, kapatmış. Olacak iş değil, akşam ama geç de sayılmaz. Ufak tefek trafik oluyor, neden doğrudan Alibeyköy’e götürmedim taksiyi, çünkü yetişebileceğimi hesap etmişim ve taksiye vereceğim para onunla bir akşam yemeği demek, bunu hesap etmişim.

Metrobüse binince şoföre en uygun nerede inersem Alibeyköy Mini Otogar’ına gidebileceğimi soruyorum, bir durak söylüyor, orada iniyorum. İniyorum ama taksi yok etrafta, bildiğin yok! Koşuyorum, evet koşuyorum çünkü o ara arıyor ve ben indim, sen neredesin diyor, kendimi yakın sanıyorum, yakınım diyorum. Koşa koşa en sonunda bir taksi durağına varıyorum, durağın içinde oturuyorlar. Kapının önündeki iki taksinin birinin orada durup soluklanırken âdeta öfkeli bir biçimde durak kabinindekilere bakıyorum, suç işlemiş gibi çıkıyor biri hemen ve ağzını, her ne yediyse artık, alel acele silerken kalkıp koşar adımlarla taksinin yanına gelip kapıyı açıyor, o esnada ben çoktan binmiş oluyorum. Zaten parlamamışım ama öfkem geçiyor, yetişeceğim diyorum. Otogara diyorum, adam diyor en az 15 dakika sürer, ulan trafik yok ki, hayır, uzakmış. Canım daha da sıkılıyor çünkü ben metrobüsten inip taksi bulamadığımda en kötü ihtimalle koşarak yetişirim diyordum, o kadar yakın sanıyordum. Metrobüsçü de ona kalırsa beni yanlış durakta indirmiş. O sıra telefon çalıyor, 5 dakika diyorum, trafik var diye yalan söylüyorum (yine hata), az kaldı yakınız, şudur budur diyorum, inanılmaz stresliyim. Açıkçası o dönem, her ufak şey bana bir stres kaynağı olarak yansıtılabiliyor onun tarafından, çok olağan şeyler büyük olaylara dönüşebiliyor ve ben bununla mücadele edebilecek bir ruh hâlinde değilim, resmen sağlıklı düşünüp davranamıyormuşum diyorum bugün dönüp baktığımda. Ama o günlerde böyle değilim tabii. Adam bildiğin hız yapıyor ara sokaklarda, çünkü ona nişanlımın geldiğini ve aramızın bozuk olduğunu, almazsam sorun olacağını söylemişim. Nişanlım diye yalan söylüyorum, bu yalanı söylemekteki sebebim acelemi daha saygın bir şekle bürümek değil, kız arkadaşım da yeterince saygın tabii, ayrıca adamdaki geleneksel muhafazakarlığı sezmiş olmamla da ilgisi yok, benim tek derdim adamın acele edişini garanti altına almak. Hataydı bu ama o günlerde dedim ya, o an da sağlıklı düşünemiyordum. Adamın çabası yürektendi, umarım kaza yapmayız diyordum, umarım yetişiriz… Telefonum bir daha çalıyor, ben servise bindim, gidiyorum diyor, sanırım bizim o zaman gerçekten 5 dakikalık yolumuz kalmıştı. Bir şey diyemiyorum, telefondaki ses bozulma, öfke, sitem ve beni en çok yıkan şeyi, hayal kırıklığını bir arada taşıyor. Bir şeyler geveleyip, peki diyorum. Adama yavaşla diyorum, servise binmiş. Derdimi dert edinmiş taksicide de bir hayal kırıklığı oluşuyor ve metrobüs şoförüne kabahati buluyor, ben ise kendime geç kalmamdan tut, arabamın olmamasından tut, en başta taksiye binmememden tut bir sürü şeye lanet ediyorum.

Taksici ne yapalım dediğinde artık hiçbir tasarrufu düşünecek noktada değilim, hayal kırıklığı benim de üstüme çökmüş ve nerede olduğumuzu bile bilmiyorum, sadece solumda, biraz uzakta otogarın bölgesini fark edebiliyorum. Birkaç kere ben de kullandığım için bölgeyi ayırt edebilecek kadar tanıyordum. Kafamdan geçenler arasında servisi durdurtmak gibi saçmalıklar da var, fakat otoyola çıktılarsa bu mümkün görünmüyor ve o otogardan kolayca otoyola çıkılıyor, hem, o da kabul etmez ki zaten ama ben ısrar ederdim, denerdim şansımı. Canımın sıkıldığını görüyor, taksicinin de canı sıkılıyor, garip adam vesselam. Beşiktaş’a gidelim diyorum, evine varmıştır, malum düğün yakın bu aralar o da stresli gibi bir şey saçmalıyorum, bu noktada, derdimle dertlenen bu adamın gözündeki saygınlığı bozmak istemediğim için bu nişanlı yalanını tekrar etmiş oluyorum, bu sefer beni rahatsız ediyor bu. Geçerken diyorum, çiçek alalım, bu saatte açık biliyor musun? Biliyorum diyor, Fatih’in girişine gidiyoruz, çiçek alıyorum, güzel bir demet, çiçekleri çok seviyor, ben de çok seviyorum ona çiçek vermeyi. Çiçekçiye yürürken tasarruf kafasına tekrar girmiş oluyorum, bir kere kaç para derse desin o çiçeği alacağımı biliyorum ama satan adam bilmiyor, ayrıca her zaman pahalı satar bu çiçekçiler. Bana kalsa, yani param olsa, daha evvel yaptığım gibi istedikleri fiyatın üstüne bahşiş de koyarım ama işte, bayadır bir çok şey bana kalmıyor. Tasarruf kafası, 30 liralık buketin pahalı satıldığını söylüyor, ne, 30 lira mı! (Aynı buketi Beşiktaş’ta 40’dan aşağı vermezler, onu da biliyorum.) Birader şunu düzgün bir şey yaparsan alayım bak taksi bekliyor diyorum, abi işte şudur budur diye esnaf ağzı yapıyor, o an gerçekten başka bir çiçekçiye gitmeye karar veriyorum, ne de olsa bu caddede bir tane daha olabilir, burada olmasa yolumuzun üzerinde vardır ve ayrıca artık iş tasarruftan çıkmış durumda, pazarlığa girdim ve fiyatı da biçtim, 20 liraya alacağım bu çiçeği ve buradan 20’ye alamasam başka yerde 50 bile versem gocunmam, ama burada vermeyeceğim. Peki abi falan diyor, buketi bağlıyor, razı olduğu 20 lirayı alıyor. Ben taksiye biniyorum. Bu minik başarımın hiçbir anlamı yok, kucağımdaki çiçek buketi evine gittiğimde kapının suratıma kapanıp kapanmayacağına dair hiçbir güvence sunmuyor. O kadar kötüyüm ki, suratıma kapanabilme ihtimali olan bir kapıya gidip duruyorum, yalan yok, daha önce kimseyi sevmediğim kadar seviyorum ve kendimi hep daha iyi biri yapmaya uğraşıyorum. Telefonum çalıyor, çok değerli bir isim olarak gördüğüm Kerem Doksat arıyor, hep benim için yanlış zamanda aramıştır, önceki seferde de ben İstanbul’dayken “Ben İzmir’e geldim, görüşebiliriz.” diye aramıştı. Tabii görüşememiştik. Bu sefer İstanbul’daydı ama ben yine uygun değildim. Öte yandan, geçerli saydığım sebebimi kendisine kısaca izah etmeye çalıştım fakat sevgilim demem gerekirken, taksiciye yalancı çıkmamak için “hocam, işte nişanlım geldi falan” dedim. Peki, dedi. Yine görüşemedik. Tekrar rahatsız oldum ve yarın öbür gün arayıp bu yalanımı izah etmek istedim. Hiç yalan söylemem demiyorum ancak insanlara bakınca şunu rahatlıkla diyebilirim ki, çok az yalan söylüyorum, çünkü hiç söylemek istemem yıllardır. Böyle olunca da, bu sefer söylemekte zorluk yaşıyorsun çünkü yalanlar iyice azalmış oluyor hayatında. Yalanlar azaldıkça, küçük de olsa yalanların verdiği rahatsızlık büyüyor. Bir ters orantı oldu bende. Taksiciye yalan söyledim diye rahatsızım, kız arkadaşıma yalan söylediğim için rahatsızım, hocaya yalan söylediğim için rahatsızım.

Can sıkıntım geçmiyor, taksiciye bir sigara daha veriyorum, ben de yakıyorum bir tane daha. Hız yapmadan gidiyor, yollar da büyük oranda boş. Ruhumdaki sıkıntıyı sonuna kadar açtığım pencereden suratıma vuran serin havayla azaltmaya çalışıyorum. Evinin önüne geliyoruz, sağol abi diyorum, 50 küsur lira yazmış, adam iyi adam dedim ya, 30 versen yeter kardeşim diyor, yok olmaz olur mu öyle şey diyorum, biz de genç olduk diyor, söylediğim yalan beni bir kat daha eziyor o anda, yalan söylemek korkaklık ve aşağılık bir iş (olağanüstü meşru haller dışında), iyi insanlara söylemek ise bir de üstüne kötü. Yok mok derken iki tane 20’lik veriyorum, Allah’a emanet ol diyorum, o da Allah tamamına erdirsin falan diyor, gidiyor sonra. Elimde çiçek, apartman kapısının önünde canım sıkkın duruyorum. Ne olursa olsun, böyle görmemeliyim onu. Derin bir nefes alıyorum, onu, özlediğim yüzünü düşünüyorum, ne kadar özlediğimi, sarılmayı ne kadar özlediğimi, kokusunu, sesini, dokunuşunu, görüntüsünü, beni ne kadar mutlu ettiğini. Evet diyorum, aksilik oldu, olabilir, hayat bu, ama onu göreceğim işte, hem, çok bozuldu ama, biliyorum o da çok özledi. Gülümsüyorum sonra. Zili çalıyorum, o an mutluyum. Kapı açılıyor, yukarı çıkıyorum. Kapı aralık, aralıktan bana bakıyor, bozuk, belli, ben de üzgünüm ama onu görünce karnıma, beynime, kocaman bir ışık doluyor sanki, çok mutlu oluyorum. O da çok dayanamıyor, gülümsüyor. Çiçekleri fark etmesi de etkili oluyor sanırım. Sarılıyoruz, Sarılma Şampiyonu olduğu için sarılması beni hafifletiyor, çok hafifletiyor. Çiçekleri nereden aldığımı soruyor sonra, sesindeki ince tehdide yeniliyorum yine, lanet olsun, birisini kaybetmekten korkmanın bu kadar kötü etkileri olacağını bilmediğim için öğrendiğim bu duruma uyum sağlamam birden olmuyor, zaman istiyor, Avcılar’dan diyorum ona. Rahatsız oluyorum yine ama tüm hikâyeyi anlatmaya çekiniyorum, çünkü çabuk takılıp çabuk öfkeleniyor, çabuk sorun çıkartıyor ve her şeyin içine edebiliyor en ufak şeyler için. Anlatmaya başlasam, beni hikaye boyunca en az üç yerde suçlayacak, o suçlamayı şimdiye taşıyıp tavır yapacaktı. Avcılar değil, Avcılar değil demek istiyorum ona. Sonra boş veriyorum, bir dahaki sefere diyorum, şimdi o kadar güçlü değilim, hem, onu o kadar özledim ki… Sanırım bu kötü bir kırılma noktası olabilir, o an büyük bir ders de almış oluyorum kendi adıma. Yabancısı olduğum böyle bir aşkın, sevginin, beklediğim gibi ilerlemediğinde, oldukça zor biriyle olduğunda beni bu durumlara sokabileceğini yaşayana kadar aklımın ucundan geçirmemiştim. Neyse. Her şey güzel olacaktı, öyle sanıyordum.

Aradan aylar geçti, belki bir yıl şimdi, birçok şey birer hatıradan ibaret, o kadar. Çiçekler yine anlamlı olacak bir gün, günden güne iyileştirdiğin ama sonuçta başarısız olduğun sorunlu bir sevgilinin tehditlerinden uzaktayım üstelik. Çiçekler yine iki insanı, bu sefer daha sağlıklı, daha medeni, daha güzel bir şekilde mutlu edecek. Hem, çiçek yolmak ya da kesilmişlerini almak her zaman bir nebze burkar içimi, gerçekten de, çiçekler dallarında daha güzel. Bırakalım, ömürlerini koparılmadan tamamlasınlar, bizim de olmamız gerektiği gibi.

“The serenity now…”

keep-calm-and-serenity-now-9

Uzunca bir süredir buraya yazı eklemiyorum. Ama arada birkaçını çıkardım. Çıkarmayacaktım, bir sansür değil, çıkarmaya karar verdim sadece.

Bu arada, yaşam mücadelesi devam ediyor. Tek bildiğim şey, eskisinden daha güçlü olduğum. Bu anlamda kendi sorun ve zorluklarıma müteşekkir olmam gerektiğini söyleyebilirim.

Buraya yazmasam da artık daha çok yazıyorum ve öykü konusunu ciddi olarak ele almaya başladım. Fakat öykü yazarken fark ettim ki benim kalemim bir romancı ve denemeci olarak kuvvetli. Doğal eğilimim bu. Bu yüzden öykülerde biraz sorun çıkarıyor, tekniğimi ilerletmeliyim, şimdiki gibi başarısı düşük sona bağlamalar ve bitirişler olmamalı. Gözüme kestirdiğim bir iki dergi var, sadece oraya yolluyorum. Henüz yayımladıkları yok ama bir süre sonra göz ardı edemeyeceklerine eminim. Şiir de gönderiyorum, yeni şiir de karaladım birkaç tane ama eskileri elden geçirmem lazım; bunu ertelememdeki tek sebep ise, 10 yıldır sakladığım şiir defterlerimin benden habersiz odam toplanırken gizemli bir şekilde yok olmuş olması. Can sıkıcı ama bir yerlerden çıkacağını biliyorum.

Antrenmanlarımı mükemmel olmasa da devam ettiriyorum. Kanımda, kollarımda, kemiklerimde, kaslarımda, göğsümde uzun bir aradan sonra yeniden gücü hissedebiliyorum, buna ihtiyacım vardı.

Daha çok okuyorum. Tonla kitap almıştım ve sıraya koymadan canımın istediğini okuyorum.

Zinde Türkiye dergiyi ise geçen günlerde sıfırdan yeniden açtım, zindeturkiye.com adresinde.

Zaman zaman hissettipğim tek şey, yalnızlık. Düşüncelerimi paylaşabileceğim, dinlemekten keyif aldığım pek kimse yok, tamam, çevremde hiç yok. Yine de yaşam sürüyor, henüz bilmediğim yerlere doğru ilerlediğimi hissediyorum.

İlk fitness kitabımın ikinci basksıını yaptırdım, gözden geçirilmiş bir baskı. İkincisini de yazmaya devam ediyorum. Fitness konusunda daha yazacak çok şeyim var ama artık bunları kitaplarıma saklıyorum.

Az evvel Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ı izledim. İlk kez izledim. Ben çok film izlememişimdir zaten. Uzun bir zaman, tek başıma izleyemediğim için izlememiştim, birkaç yıl önce tek izleyememe sorununu geride bıraktığımdan beri izlemeye çalışıyorum. Yine de stresli dönemlerimde pek izleyemiyorum. Fakat artık streslerle daha iyi başa çıktığıma kuşku yok.

Herkes gibi kırılmış bir kalp taşıyorum ama bunun, tedavi etmeyi başarmışsanız daha iyi olduğunu biliyorum.

Bir de geçenlerde, yazılarımdan biri yüzünden ceza aldım, temyiz edilemez şekilde. Haksız buluyorum, canım çok sıkıldı, o günden beri, çok şükür git gide azalmakla birlikte, şiddet karşıtı olmama rağmen (son çare olup haksız olmaması kaydıyla), birisini, yani ehrhangi özelliği olmayan, sadece “kötü” bulduğum birini dövmek için dayanılmaz bir istek duyuyorum içimde. Dediğim gibi, çok şükür git gide azalıyor ve öyle bir olay da yaşamadım. Bu tolerans kaybımı, şiddet eğilimimi, mahkemeden çıktığım an fark etmiştim ve özellikle haksızlığa uğrayan insanların şiddete yönelişiyle ilgili ufakça bir söylev verebilecek kadar düişünce biriktirdim. Ancak, haklı yere ceza alan insanda da bu eğilim olabilir, fark ettiğim şu ki, suçun cezalandırılmasıyla birlikte suçun normalleştirilmesi gibi bir şeyler de oluyor. Detaylı anlatım istiyor, girmeyeceğim. Son olarak, cezayı “kendime göre” haksız buluyorum, zira tamamen hakimin takdirinde olabilen bir konuydu, tamam, ABD ya da AB ülkelerinde asla suç teşkil etmeyecek bir şey ama, ülkemizdeki kanunlar böyleyse, ben de bunlara tabi olduğuma göre, isyan duygusunda ve durumunda değilim. Kanunlarımızın geri kaldığını düşünüyorum bazı hususlarda. Dolayısıyla, bir yandan da cezayı, tamamen tırnak içinde “hak ettiğimi” kabul etmiş bulunuyorum.

Diğer yandan, bu da çok da pahalıya patlamayan bir deneyim oldu, tamamen para cezasına çevrildi zaten. Gerçi, şu an birkaç bin lira benim için değerli ama yapacak bir şey yok, daha kötü de olabilirdi diyorum zira hakim verebileceği en alt seviyeden ceza vermiş, sonradan öğrendim. Yani hem cezalandırmış hem de beni pek kırmak istememiş olmalı. Yine de daha genç bir hakim olsaydı sanırım takdiri başka olurdu. Herneyse.

Abimle konuşmaya devam ediyoruz her zamanki gibi, arada sırada. Ortak şeyler yapmak istiyoruz bazen, yoğun çalışıyor, her anlamda. Dünyanın en iyi üniversitelerinden birinde okurken, işine gücüne ve fazladan birçok şeye bakıyor. Tarzlarımız farklı ama bana göre benden iyi yazıyor, yani yaratıcılık yönünden benden çok daha önde ama cümleleri benim gibi yoğurmuyor, yontuyor. Dolayısıyla yazılarımız arasında tat farkı oluşuyor. Onun yazarlığı hakkında da daha sonra belki bir şeyler karalarım ama yazmaya devam etmesi Türk yazınının ve de ABD yazınının faydasına olacak. Ben de devam etmeliyim, bir şeyler birikince kurgusal bir iki kitap da çıkarmayı düşünüyorum.

Cezamdan bahsetmişken, şahsi sebeplerle ceza vermek istediğim kimse yok sanırım, bunu fark ediyorum. Affedici bir insanım. Bazı konularda toleransım olmamasıyla affedici olup olmamam ayrı. Diğer nokta, içtimai konularda ise affedici değilim, içimdeki bu toplum muhafızının ne zaman, ne demeye oluştuğu hakkında bir fikrim yok. Ancak bu topluma çok da uygun değil. Mesela bunca davadan sonra birkaç yıldır zayıflama hapları gibi şeyler hakkında falan yazmıyorum, kanunlarımız işte, beni suçlu çıkarabiliyor çünkü. Neyse.

Biz sanatçıların herkes gibi ama herkesten daha çok çift karakterli olduğu doğrudur, elbette sağlıklı olanından. Çok şükür ki sağlıklı ve kendimizi olgunlaştırmak için lehimize bile kullanabileceğimiz şekilde. Örneğin bu olayı hatırlayınca yine karşımda beliren meçhul suratları, vücuttaki en sağlam kemiklerden sayılan çenelerini kırıncaya kadar yumruklama hayalimi sükûnetle gidermeye çalışıyorum. Medeniyet için mücadele veren bir vahşi gibi şu an iç dünyam, dediğim gibi, çok şükür geçici ve otokontrolüm çok şükür, her yüksek aklı başında gibi gayet yüksek ve bir kez olsun gereksiz bir hödüklük yapmamak önemli, çünkü bir kere yaparsan, hödüksündür ve sana güvenilmemeli sanırım. Eh, kendimi sevmek için bir sebep daha bulmuş oluyorum böylece, hem de masrafsız olarak ve tamamen durduk yerde! Sonra da benim neden bu kadar sakin hatta olmamam umulan anlarda bile neşeli olduğumu merak edenler olabiliyor. Çünkü önce kafamda çözüyorum ve doğru olanı yaptığımı fark ettiğimde rahatlıyorum. Yine de bir süre daha herhangi bir şekil, biçim, form altında denyonun biriyle muhatap olmayı istemem, çünkü bu şiddet arzum henüz tam olarak geçmiş değil. Bir de şunu fark ettim, yani cezayı aldığımda, dedim bari gerçekten suç işleseydim! Sonra vazgeçtim tabii, bana göre değil. Ama bir an kendimi “The Serenity Now” gibi hayal ettim de komik geldi.

Blogun pis yanlarından biri de, yazdıktan sonra ne yazdığımı okumadan yayımlamam. Umarım sonra bir gün okuduğumda bir şeyleri silmeye “karar vermemi” gerektirecek bir şey yazmamışımdır.

Zweig, Satranç ve fazla değer biçme

Kuşkusuz güzel, özel ve bir lokmada okunabilen bir kitaptı Satranç. Zweig tanımayanlar içinse fazla anlam ifade edemeyeceğine eminim. Benim için mesela. Onun haddinden fazla sembolizmi varsa bundan çakmam ben, açıkçası, çakmaya da gerek görmüyorum. Yazar kibrini bilirim, ne de olsa bende de var, ancak yazarı eserini ortaya koyarken kendine iyice ilgi çekme zorunluluğunda konumlaması da bana aşırı gelir. Gerçekten Zweig için böyle miydi, yoksa sonrakiler mi yamadı ona bunca gizemi? Elbette bir şeyler var ama bana sorarsanız onun üzerine anlam yükleyenlerin marifeti şimdi kitapla ilgili söylenenler. Diğer bir nokta ise, bir dönem önemli olan göndermelerle dolu bir kitabın, bugünün insanında aynı karşılığı bulmaması olağanken onun bunun ağzıyla bu karşılığın zorla buldurulmak istenmesi de züppelikten başka bir şey değil. Vakti çok olan, kafası az çalışan yarım entelektüellerin harcı.

Metin, sembolik işaretlerini barındırıyor barındırmasına ama, üzerine tekrar ve tekrar sayısız farklı söz söylenmesini abartılı buluyorum. Bunun yazarın çeşitli özel durumlarıyla ilgisi olabilir, bilmiyorum. Bir de yine gıcık olduğum, ama bu sefer okumak farkıyla, eser önüne yazı koymuşlar. Bir hanım yazmış, Dr. B dünya imiş, satranç ustamız da minik bir Hitler’miş falan. Bunu benim kıçıma anlatsın. Zorlama anlamları sevmem, tamam, sen yükle, bundan keyif al, alan başkaları da olsun, ama ben yokum. Gönüllü bir cehalet değil benimkisi, kısaca ve sadece, ben bu boku almayayım, işte o kadar.

Öte yandan bir yazar olarak Zweig’i orijinalinden okumasam da, çevirmenlerinin kaliteli olduğuna sınanmamış bir güvenle inandığımdan , çevirileri de doğruysa başarılı bir yazar olarak buldum, buna kuşku yok. Zaten genelde edebî kitapları sentaks yönünden tadarım ben, huyum böyledir. Kurgudaki incelikler bile çok çekmez ilgimi, kurgu benim için hamur değil de kremadır daha çok. Ben hamuru cümlelerde arayanlardanım. Tabii ki neyin, niye anlatıldığıyla da ilgilenirim ama nasıl anlatıldığıdır her şeyi tamamlayan. Nasıl’ı çıkardığınızda, sanatı da çıkarmışsınızdır.

Sonuçta, Goodreads profilime tek kelimelik bir notla, üç yıldızla kaydettim bu kimselerin unutamadığı, öve öve bitiremediği “şaheseri”: overrated.

Üç yıldız haksız oldu, hakkı dört yıldızdı ama, o bir yıldızı da fazla abartılmış olmasından ötürü tepki amaçlı kıstım. Eh, belki düzeltirim bir ara.

Proust aklıma geldi nedense Zweig’i okurken, benzetemeyiz tam olarak ama bana anımsattı işte. Proust’un kaybettiği zamanın peşinden gideli yıllar oluyor, içeriğe dair çok şey hatırlamıyorum. Bunun için onu Goodreads’e eklemedim, okuduğumu bilsem de hatırlamadığım kitapları eklemiyorum, ama sonra, belki de Almanya falan geçtiği için eserde, Böll aklıma geldi, eserleri aklımda, onları okuduklarım listesine ekleyeceğim.

Zweig ise, dur hemen yıldızını dört yapayım bu arada, Zweig ise okunmayı hak eden bir yazar ama edebiyat kuşlarının onunla ilgili zırvalarının kafamızı ütülemesine hiç gerek yok, kendini gayet güzel ifade edebiliyor. Sevmem zaten, ikinci sınıf eleştirmenlerin kendini beğenmiş yorumlarını. Ben, pek sevdiğim Papini gibi katı eleştirmenleri severim, benim eleştirmenliğim de öyledir. İncelemek için kesmekten çekinmem, gerekirse kımıldayan kısımlarını kırbaçla yola getirmekten de ve yine hak edilmemiş bir gururla kalkan yerlerini gürzlerle ezmekten de. Bir şeyi yapacaksan, düzgün yapacaksın zaten, ikinci sınıf değil.

Sarılma şampiyonu

Genelde gece daha verimli çalışırdım, bu sebeple o bir kedi gibi yanımda uyuklayıp biraz mırıldandıktan sonra, uykusu iyice bastırınca gidip yatardı. Ben de yorulduktan sonra onu uyandırmamaya çalışarak yanına yatardım.

Uyurken nasıl göründüğümü bilmiyorum ama gözlerimi yanağıma kondurulan yumuşacık, biçimli, dolgun dudakların öpüşüyle açardım. Cennete girmek de buna benzer bir başlangıçla olmalı bana sorarsanız, hiç şüphem yok. Gözlerimi açtıktan sonra sevgi dolu bir çift göz ve gülümseyen dudakların tekrar beni öpmesinin tadını çıkarırdım. Fakat artık üç yaşındaki bir kızın babasını öpüşündeki neşe ve doyumsuzluk da olurdu bu öpüşlerde.  Yanıma yatardı bu sefer, daha büyük bir iştahla öpebilmek için sarılır ve ardı ardına öpücük kondurmaya başlardı. Karışırdı sonra her şey, öpüşlerde bir sevgili, bir anne şefkati, bir kız çocuğunun sevgisi ve daha bir sürü şey olurdu, her bir öpücük eşsiz bir kokteyl lezzetindeydi. Aralıksız öpüşlerin arasında “ohh” diye lezzet aldığını belli eden bir şekilde nefesini verir, sonra o “nım nım nım” sesine benzer bir sesle tatlı bir şey emermiş gibi beni aralıksız öpmeye devam ederdi, öpücükleri saymak mümkün olmazdı. Sevgisini kılcal damarlarıma kadar hissederdim. Tüm bunların yanında onun güzel kokusu, teninden içime çekmeye bayılırdım, hiç uyuşturucu kullanmadım ama bu kokuya müptelaydım, güzel kokusu olan insanlardandı ve bunu kullanmasını biliyordu…

Ancak o zamanlar kaç yıldır kendime bakmamış olmamın başka olumsuzluklarının da farkındaydım. Ağzımda tartar vardı ve sabahları koku yapıyordu. Allahım, bu kokuya rağmen mi beni öpüyordu, kıyamazdım. Abartıyor muydum bilmiyorum ama, bu öpücük taarruzuna karşı da koyamazdım, böyle bir mutluluk olamazdı çünkü. Yine de ağzımın yönünü onun burnundan kaçırmaya çalışırdım, nefesimi tuttuğumda ondan tarafa dönebilir ve onun kokusunu içime çekebilirdim. Acaba dişlerimi fırçalayıp ağzımı o naneli gargarayla çalkalayıp dönsem bu öpüşlere kaldığımız yerden devam eder miydik? Hayır, denemiştim, ben kalktıktan sonra bir tavşan yavrusu gibi neşeyle zıplayarak kahvaltıya gitmemi bekliyordu. Yani, bu mutluluk sadece uyandığımda, yatakta kısa bir süre gerçekleşiyordu. Aslında, bir süredir dişçiye bu sebepten gidecektim ama o dönem başka sebeplerden sürekli maddi sıkıntım vardı ve kendimi “paramın olmadığına” ikna etmiş, bu işi de ertelemiştim. Baktığımda, birkaç günde dişçiye vereceğimden fazlasını harcadığım da oluyordu ama herhalde o harcamaları zaten yapmak zorunda olduğumu düşündüğümden, yalnızca kendim için olacak bir dişçi masrafını doğru bulmuyordum sanırım. Ayrıldıktan sonra dişçiye gidip şu ağız kokusundan kurtulduğumda, onu bu kokuyla rahatsız etmiş olduğumu hatırlayıp üzülmüştüm.

Bu öpüş seansı uzun sürmese de kısacık da sürmezdi, zaten benim için, zaman durmuş gibi olurdu, bedenim sanki bu dünyada değildi. Sonra öpmeye biraz doyunca yanıma kıvrılırdı, yan yattığım için bedenimin kıvrımının yarattığı boşluğa, kimsenin daha önce beceremediği bir şekilde kendini yerleştirerek bana sarılırdı. Bu sarılmayla sanki ruhumdaki tüm boşlukları doldurur, iki kişilik bir teklik yaratırdı. Genelde kafasını göğsüme gömerdi. Ben de ona sarılmış olurdum, onun zarif, yumuşak bedenine. Cennet buydu, başka bir şey olamaz. Bu cennetin tek sorunu, keyifle nım nımlayan ve “hadi kaaalk” diyen tatlı bir kızın keyfinizi bozmak istemesi olabilirdi ama o bile çok tatlı gelirdi o an.

Zarifti, evet, fazlasıyla. Ortalama bir kadından daha uzun boyluydu, ince ama sağlam kemikliydi ve asla çok yağlı değildi. Vücudunda dolgun diye eleştirebileceğiniz bir bölüm olmadığı gibi, hiçbir yerinde de arıklık hissi veren bir zayıflık bulunmazdı, zaten düzenli spor yapardı. İnce kemiklerinin üstü muntazam, kalın veya ince olmayan, ölçülü kaslarla kaplıydı. Oldukça az yağlı olduğundan vücudunda kalın yağ tabakası olan hiçbir yer yoktu, sağlıksız ölçü aralığındaki kadar düşük de değildi bu yağ oranı ve bu yüzden tenine gerekli yumuşaklığı fazlasıyla verirdi. O kendini bana verdiğinde sarılmak, dünyanın en güzel şeyiydi. En güzel.

Ondan önce kimse onun gibi sarılmamıştı. Onun gibi sevmediğinden mi, onun gibi şımarık ama sevgi dolu bir kız çocuğuyla sabahları sevgililiğini karıştıramadığından mı?.. Sebebi neydi bilmiyorum, belki de ben o zamana kadar kimseyi onun gibi sevmediğimden, ama hayır, burada açık bir sarılma kalitesi farkı vardı. Karşımdaki tam bir sarılma şampiyonuydu. Müthiş bir şeydi onunla olmak…

Ama elbette hayat bu mutlu tablolardan ibaret değil, sorunlarımız da vardı, sonra bitti. Mutlu olduğumuz başka tablolar, ve başka tablolar, iyi, kötü…

Bir daha o kadar güzel bir şekilde sarılan olur mu, bir daha sarılması o kadar mutlu eden biri olur mu hiçbir fikrim yok. Çok da önemli değil, varsa vardır, yoksa yoktur. Geride kalan şeylerle şimdiyi berbat etmek bana göre değil. Hatırlaması güzel tabii, üstelik artık üzmeyen bir şey bu beni, zatenhayatın büyük kısmı bizim yönetimimizde değildir, biz yalnızca, o da becerebildiğimiz ölçüde, kendimize söz geçirebiliriz.

Bazı sabahlar mutlu, sevgi dolu, neşeli bir âşığın beni uyandırmasını istediğim oluyor şimdinin yalnızlığında. Bu gibi anlarda o sabahları özlemişimdir elbet. Ancak âşık olduğunu asla kabul etmemişti, garip değil mi, ama zaten garip olan bir sürü şey vardı ve pek çok hikâyem gibi yarım kalıp cevapsız sorularıyla birlikte öylece kaldı.

Bir istek parça

Arabeskçileri tanımam ama aşina olduğum sesler vardır. O dönem Hakan Taşıyan sanırım yeni yeni moda oluyor ya da ben ilk kez sağda solda duymaya başlıyordum. Ali’lere gittik, bahçedeyiz; Ali’yi ve beni birazdan anlatacağım merak etmeyin. Sigara içiyoruz, radyoda arabesk bir istasyon çalıyor. Aslında, Ali seviyor ve benim de umurumda değil ne çaldığı, birinin umurunda değilse bari diğeri keyif almalı tutumundayım, o dönem rahatsız da olmuyorum üstelik şimdiki gibi.

Bir istek parça çalıyoruz şimdi diyorlar, bir parça geliyor, ben zaten çoğu gibi bunu da ilk kez duyuyorum ama Ali arabesk seviyor, şarkıcılarını ve parçalarını tanıyor. Allah Allah, kimmiş bu diyor, gerçekten şaşırıyor yani. Anladığımdan ya da bilebileceğimden değil de, hem sesi benzettiğimden hem de bildiğim sayılı isimden biri diye Hakan Taşıyan’a benziyor diye bir bilmişlik yapıyorum. O da Müslüm Gürses diyor. Yahut ben Müslüm Gürses diyorum da o Hakan Taşıyan diyor. Sonuç olarak tahminlerimiz bu iki isim.

Şarkı bitiyor ve sunucu “Evet diyor, bu güzel parça için Hakan Gürses’in yüreğine sağlık” falan. Böyle demiyor tam olarak ama işte sonuçta şarkıcının adını söylüyor: Hakan Gürses. Gülüyoruz, çünkü her ikimiz de tahminimiz de yanılıyoruz ama yarısını tutturuyoruz. Hakan Taşıyan’ın Hakan’ıyla Müslüm Gürses’in Gürses’i var.

***

Ben artık lisedeydim. Zaten orta 3’le birlikte taşınmanın sayesinde mahalleden ve sayısız saçmalıktan uzaklaşmış durumdayım. O anlamda daha rahatım yani, çünkü aslında mahalledeki muhabbetler beni genelde rahatsız eden şeylerdi ama yapacak da bir şey olmayınca, bir şekilde etrafınızı çevirmesine izin veriyordunuz sokağa çıktıkça.

Lise 1’deyken okulla olan ilişkimi açıklamak için, matematik sınavında kâğıdın üstünde uyuyakalıp hocanın da uyandırmayın dediği bir öğrenci olduğumu söylemem yeterli olacaktır sanırım. Sahiden de, sınav bitip kâğıtları toplayan öğrenci kâğıdımı dirseğimin altından çekmeye çalışınca uyanmıştım. Ama kaloriferin yanı o kadar sıcaktı ve benim o kadar uykum vardı ki…

Ali, ki bu gerçek ismi, sessizdi okulda. Nasıl tanıştık bilmiyorum, belki ben ondan borç istedim, belki o benden silgi istedi. Hatırlamıyorum ama şimdi fark ettim, bende silgi falan olamayacağına göre belki de kimse kimseden bir şey istememiştir. Sonra çıkışta bazen beraber sigara içmeye başladık. Şimdi kocaman bir cadde olan okula bitişik birkaç boş arsada yakmaya başlardık. Sonra, benim ev ona çok uzak olacak diye, Anadolu Caddesi’ni geçip onun mahallesinin tarafına giderdik bazen arsalarda oturmak yerine. Kocaman boş bir arsayı geçtikten sonra, tek katlı, badanalı eski bir evdi Alilerin evi. Ama durumları kötü değildi, yani her ne iş yapıyorlarsa artık, yolundaydı anladığım kadarıyla. Kendi evleriymiş, bir tane daha var demişti eliyle mahalleyi göstererek. Alilerin durumu beni ilgilendirmiyordu ama sanırım Ali’nin varoşlardaki alışık olduğum rahatsız edici tipler gibi olmamasında belki de maddi sıkıntıların altında ezilmemesi vardır diye söyledim bunu.

Ev halkından kimseyi görmedim gittiğimiz üç dört seferde de. Sanırım okul çıkış saatinde kimse olmuyordu veya gittiğimiz günlerde o gün kimse olmayacak diye götürmüştür beni, hiçbir fikrim yok. Bahçelerinde oturup sigara içiyorduk, çay da içtik sanırım bir iki defa.

Ali’nin suskunluğu, az konuşması hoşuma giderdi. Böylelikle ben de dilediğim kadar susabilirdim. Az konuşurduk, boş da konuşmazdık. Yani çok önemli şeylerden konuşmazdık ama laf olsun diye de konuşmazdık demek istiyorum.

Bunun dışında, onda bir kötülük görmedim. O da kendine göre içine kapanmıştı, hiçbir çıkar ilişkimiz yoktu. Salt bir arkadaşlıktı kısıtlı görüşsek de, bu arada, okulda Ali’yle aynı sınıfta olmamıza rağmen çok görüşmezdik niyeyse. Belki de ben hep teneffüslerde yapacak bir şeyler bulduğumdan, hatırlamıyorum, ama özel bir sebebi yoktu. Ancak çıkışta hem sigara içmek, hem de beraber susmak ve üflediğimiz dumanda kendi düşüncelerimize dalmak için buluşur, biraz vakit geçirirdik.

Lise 2’in ilk dönemi bittikten sonra abimle Malatya’ya gittik. Ali’yle de görüşmedik dolayısıyla bir daha. Ama iyi çocuktu Ali, soyadı neydi acaba, hatırlasam bir görmek isterdim bulmayı deneyip.

Bizim okul Nergiz’in sonundaydı, Vali Erol Çakır Lisesi, civardaki tek yeni binaydı ve biz de ilk veya ikinci yılının öğrencileriydik zaten. Nergiz de o dönem göçmenlerin yoğunlukta yaşadığı, mahalle kültürü henüz ölmemiş bir yerdi. Nergiz’den denize doğru gittiğinizde ise tren yolundan sonra Bostanlı başlardı. İç tarafa doğru ise, eskiden Anadolu Caddesi’nin bıçak gibi keserek Nergiz’den ayırdığı adını bilmediğim o mahalle vardı. Caddeyi geçmenizle birlikte çok katlı yapılaşmayı neredeyse hiç göremezdiniz, düzensiz sokakların ördüğü, dağınık yerleştirilmiş bakımsız evlerle dolu yıpranmış, yorgun bir kenar mahalleydi orası. Kendine has rahatsızlıkları, hastalıkları, kendine has küçük sıcaklıkları olan ve benzerlerinden eskiden yüzlerce bulunan bir garip mahalle işte.

***

Geçen sene anneme ev bakarken Nergiz’de bile kira fiyatlarının uçtuğunu gördüm. O civarlarda pek çok yeni yapı var, eski iki katlı göçmen evleri “lüks” denen görece rahat apartmanlara bırakmış yerini. Arabayla Anadolu Caddesi’nden de geçtim, Alilerin oradaki boş arsa, muhtemelen oldukça iyi fiyata gidip yerini bir siteye bırakmış. Bahsettiğim mahalle de şu “kentsel dönüşüm” içinde. Eminim Aliler de evlerini oldukça yüksek bedellerle devretmişlerdir, eğer bu dönüşüm zamanlarına kadar satıp matmadılarsa tabii.

Bununla birlikte, artık hiçbir yerde sessizliğin kalmadığını da düşündüm. Boş arsalara her zaman araba sesi, belki çocuk bağırışları, uzaklardan bir müzik sesi falan gelebiliyordu ama sigaranızdan bir duman çekip bir an dalıp gitme “lüksünüz” vardı. Şimdiyse üst üste yaşanan, kendi başınıza kalacağınız bir metrekare yer bulamayacağınız bir yapılaşma var. Belki yine Ali ve Mustafa Kemaller okuldan çıkıp buluşup sigara içiyorlar, ama o sükûneti bulamayacaklar. Belki bu yüzden büyüdüklerinde daha az sakin, daha çok gergin olacaklardır, bilemiyorum, belki de alakası bile yoktur.

***

Tüm bunları anlattıktan sonra şu Hakan Gürses’den bir parçayı bulup sırf Ali’nin hatırına paylaşıyorum. Tamamını da, rahatsızlığımı yok saymaya çalışıp hatta keyif almaya çalışarak, eski günlerdeki gibi dinlemeye çalışacağım. Biliyorum şimdi de sessizsin, sınıflarımızdaki gibi sessiziz ikimiz de bambaşka yerlerde. İnsanları konuşturan şeyler bize, eskisi kadar boş vermiş olmasak da, yine de çok anlamlı gelmiyor. İrili ufaklı hırsların, gerçek değeri olmayan etiket telaşlarının kıyısında, eskisi gibi sakince, sessizce, belki mutlu değilsek bile şikâyet de etmeden bir sigara tüttürebiliyor muyuz bir arkadaşımızla, var mı böyle arkadaşlarımız, soru budur belki de. Tamam, sigara zararlı, zaten ciğerlerinin sağlıksız olduğunu düşünürdüm belki bırakmışsındır sen de, peki ya çay da mı öyle? Ha bu arada, karşılaşsaydık, artık arabesk kontenjanın sadece bir adetle sınırlı olurdu, onu da bilesin.

Eminönü’nde dükkânlar ve apandisit

Kalabalık ve birbirine bağlı bir aileymiş, kim olduğunu şimdi unuttum, içlerinden biri, tabii bu savaş dönemlerinden falan sonra, Adana’ya gider olmuş. Adana’da şarkıcı (dolayısıyla “düşük”) bir kadını sevip, gidip geldikçe onunla birlikte yaşamaya başlamış.

Ancak memleketindeki ailesi katı şekilde gelenekçi, ayrıca da çok dindarlar. Bir gün Adana’da onun bu sefahatini bir hemşerisi görüyor.

O da “ailem benim böyle yaptığımı öğrenirse ben ne yaparım” diyerek geride küçük bir notla intihar ediyor. Tam Japonlara yaraşacak bir hikâye bana sorarsanız.

Neyimiz olduğunu unuttum, ama babaannem ve dedemin (ikisi aslında amcazade olduğundan) yakın akrabası işte. Aslında dedemin babası Münüp Efendi’nin Eminönü planları kendisinin zamansız ölümüyle rafa kalkmak zorunda kalmasa, belki de bunlar yaşanmaz, belki utanç da duymaz ya da en azından daha kolay gizleyebilirdi bu aşk macerasını. Ne de olsa Darende değil ama İstanbul bu tip şeyleri kolay kaldırırdı.

***

Büyük dedem Münüp Efendi’nin planına geçmeden önce aile geçmişi hakkında kısa bir bilgi vermekte fayda var.

Baba tarafından atalarımın Darende denilen yere yerleşmesi biraz şans eseri oluyor aslında. Selçuklular döneminde Urfa civarında kendi askerleriyle Selçuklu’ya bağlı bulunan bir Esebey var. O dönem Malatya civarında yerleşik bulunan Köpekoğlu Mehmed Bey, Selçuklu’ya isyan ediyor. Köpekoğlu aslında muhtemelen ona Selçuklu’nun taktığı bir isim ve özel bir isim de değil. Anadolu’daki Türk hakimiyeti boyunca isyan eden birçok kişiye bu türden lakapların takıldığını görüyoruz tarihî metinlerde, genel bir ad gibi yani. Eminim sevenleri onlara çok başka isimler takmıştır.

Sonuçta ilgili Köpekoğlu’nun isyanı sorun olunca, Selçuklu’dan Esebey’e emir geliyor: Köpekoğlu isyanını bastır. Urfa’dan yola çıkan İsa ya da Ese Bey, Köpekoğlu üzerine yürüyor ve çarpışmanın sonucunda üstün geliyorlar, ne var ki Köpekoğlu bugün Darende’nin bir mahallesi olan Hacılar Vadisi’ne kaçıyor. Takip sonucu bu mevkide sıkıştırılan Köpekoğlu’nun kellesi alınıyor ve Selçuklu Sultanı’na gönderiliyor.

Sultan, âdet olduğu üzere teşekkür etmek için armağan isteğini sorduğunda, Esebey de Darende ve Hacılar civarının beyliğini istiyor, Hacılar’ı çok beğenmiş; üstelik, Köpekoğlu’ndan sonraki siyasi boşluğu da doldurmuş olacağını düşündüğünden bence oldukça akıllı davranmış. Bu dileği kabul ediliyor ve bu yörede beyliğine devam ediyor.

Kabilesinin bir kısmı Urfa’da kalıyor, bunlar daha sonra şu meşhur Urfa camisini yaptıranlarla aynı kökendenmiş. Onlar da çok kalabalık bir aile ve bizim çok uzak akrabalarımız oluyorlarmış.

Darende, Gürün civarında yerleşiyorlar ancak Osmanlı dönemine gelindiğinde de yeni ayrıcalıklar elde etmeyi başarıyorlar. Darende halk kütüphanesinde de kaydı bulunduğunu anımsadığım olaya göre, yine bu büyük atalardan biri, yolda kalan bir asker grubunu bir kış boyunca bilabedel ağırlıyor. Subaylar rütbelerini gizlemiş olduğundan kendilerini erattan sandığı hâlde atlarına ve kendilerine koca bir kış bakan bu adamın adını bizzat dönemin padişahına vermişler döndüklerinde. Yaklaşık kırk subayının ağır kış şartlarında yolda kalıp öldüğü zannında olan padişah da bu haberi alınca yine kesenin ağzı açılıyor ancak farklı bir şekilde; bu adama yeni topraklar ihsan ederken, oğullarını da yüksek sayılacak mevkilere atıyor. Beş oğlundan dördünü başka yerlere kaymakam vs. olarak yolluyor. (Burada söylemeliyim ki bu ailede devletle ilişkinin sorunsuz olmasına dikkat edilmiş. Örneğin Tunceli civarındaki toprak ağaları Cumhuriyet’le ellerinden alınan haklara isyan ederken bizimkiler hiç itiraz etmeyip, toprak altından sonradan çıkan kimi şeyler bile kendilerine verilmek istendiğinde kabul etmemişler.)

Sadece siyasi olarak değil, dinsel açıdan da ayrıcalık elde etmek istedikleri ortada. Meşhur veli Somuncu Baba’nın üç kızından birini alarak peygambere akrabalık da ediniyorlar (bugün bu kayıtları Somuncu Baba Vakfı saklamaktaymış, işlerine gelmediğinden olacak). Hatta, onun türbesine de Cumhuriyet’e kadar yine bunlar bakıyor. Bir ailenin görevi sadece bu oluyor. Ancak Cumhuriyet’in bazı katı uygulamaları yüzünden, son bakıcısı olan adam türbeyi kendi hâline terk ediyor (onun oğlu da hayattadır bugün). Ortam yatışınca, bugün hazret mertebesine çıkartılmış bir imam türbedeki boşluğu görüp dolduruyor ve ardından kendini hem erkek çocuğu olmayan Somuncu Baba’ya, hem de peygambere torun ilan ediyor. Bugün ilgili vakıf büyük bir dinsel saygı görüp bol miktarda paraya da hükmediyor. Bizim aile meselelerin aslını bildiğinden böyle bir aldanmaya kapılmamış olsa da, ilgili kişilerin ilçeye faydası dokunduğundan olacak hiç ses de etmiyor. Boş kavgalarla işleri olmamış zaten.

Peki, neyle işleri olmuş? Cumhuriyet’e kadar sürekli toprakla, büyük hayvan sürüleriyle ilgilenmişler, daha doğrusu köylüleri çalıştırmışlar. Osmanlı’nın son demlerinde pek çok şehitle zayıflasalar da servetleri pek azalmamış. Bu noktada, o dönem Darende’sinin bugünkü gibi 9 bin değil, 45 bin civarında nüfusa sahip olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Nüfusun önemli bir kısmı da Ermeni ayrıca, ancak bu Ermeniler, malum sebeplerden, katlediliyor ve kadınları da kaçamamışsa alıkonuyor.

Geçiş yollarının üstünde bulunmanın da etkisiyle Darende’nin geçmişinde yoğun bir ticari faaliyet gözleniyor. Kervanların düzüldüğü canlı bir merkez. Kervan konusu o kadar ciddi ve köklü ki, kervancıların kendilerinin geliştirdiği dil bugün bile Hazeyince yahut Hazeynce adıyla Darendeliler tarafından bilinir. Ancak çoğu Darendeli bu dilin kervancılardan geldiğini bilmez. Dil demeyelim, aslında minik bir kod sistemi. Bugün bazı amatör araştırmacıların topladığına göre bin civarı kelimesi var. Kervancılar birbirine Hazeyn diyorlar, bu kelime “dost” anlamına geliyor. Hazeynler, aynı yörenin tacirleri olduklarından ticari gerekçelerle kâh sır saklamak, kâh başkalarını “uyandırmadan” birbirleriyle haberleşme gereği duyuyorlar. Bunun için kervanlarıyla gittikleri farklı bölgelere ait kelimeleri alıp kendi diyalektlerinde yeni bir biçim veriyorlar. Rumca, Arapça, Farsça, Türkçe, Ermenice gibi dillerdeki çeşitli kelimeleri yeni kalıplara sokup bir jargon yaratıyorlar. Örneğin yağ satın almak üzere olan bir hazeyni gören, kendisi de yağın iyisinden anlayan bir başka hazeyn ona “cort” dediğinde, malı alacak olan hazeyn bunun “kötü” demek olduğunu biliyor. Bunun gibi pek çok kelime işte.

Ancak değişen zaman kervanları da, kervancıları da, ticareti de yok ediyor. Münüp Bey gibilerin çalıştıracak köylüsü de azalmış olsa gerek. Ancak Münüp Bey’in zaten çoktan kentsel bir yaşantıya geçtiğini, sofistike zevkler geliştirdiğini görüyoruz, büyükçe bir antika koleksiyonu var örneğin ve ailedeki kızların hepsi. Ayrıca düzenli olarak gön ticaretine başlamış ve kervan diye bir şey kalmasa da, kendi imkânlarıyla İstanbul’dan bol miktarda gön alıp bunu getirip yöresinde satıyormuş.

İstanbul’u sevmiş olmalı ki, Eminönü’nün kim bilir neresinde olan bir arsayı, sürekli ticaret yaptığı bir kadından satın almak istiyor. Dedemin abisinden duyup anlattığına göre, kadına kaparo verdiğinde kadın duyduğu güvene binaen tapuyu da vermek istiyor ancak, etik bulmadığından olacak, almıyor. Bu noktada, güvenilir olmanın bu ailede saplantı düzeyinde bir kural olarak kuşaktan kuşağa aktarıldığını söylemeliyim ki, biz de bu çeşit dürüstlükten mirasımıza düşeni bir şekilde almışız.

Memleketine dönen Münüp Efendi geri kalan altınları hazırlamış ve ayrıca, ismini vermeyeceğim bir başka bilinen aileden birini de inşaatın başında durmak üzere bir dükkân vermek karşılığında İstanbul’a götürmeye karar vermiş. Anlaşılan, tasarladığı bu 300 (veya 33) dükkânlık hanın inşaatı sürerken kendisi de Darende’ye taşınma hazırlığı yapmak üzere dönmek niyetindeymiş.

Ancak İstanbul’a gitmek üzere atına atladığında “Yandım Allah!” diyerek ata binmeden düşmüş. Eve götürüp yatırmışlar, derhâl zaten bir tane olan doktoru alıp gelmişler ama doktor da bir şey yapamamış. Apandisti patlamış aslında, sonrası, sizlere ömür. Dedem de annesinden sonra, 12 yaşındayken babasını da bu şekilde kaybetmiş. Sonra olanlar esasında bol entrikalı esas hikâyeler, örneğin dedemin abisi Münir’in meşhur Malatya mebusu Hamit Fendoğlu ile gizli ortaklığı ve bu yolla edindiği servet bile ayrı hikâye teşkil edecek türden. Bu arada, ortağı Hamido Malatya belediye başkanı olduğu sırada bombalı paketle katledilirken, büyük amcam da silahlı saldırıda öldürülecekti.

Tüm bu karmaşık hikâyelerin arasında şimdi ne zaman Eminönü’ne gidip oradaki sayısız işhanını görsem, acaba derim, dedemin babasının apandisti patlamasaydı ne olurdu?

Bazı hayatların, küçük, küçücük olaylardan çok büyük şekilde etkilenmesi bana oldukça komik geliyor. Sonuçta, bu olayın benim için anlamı herhangi bir hayıflanma değil, bu mantıksız olurdu. Ben bu olayı kendime yakın bulduğum için şunu daha kolay öğrenebildim mesela: İnsanların oldukça kolay bir şekilde büyük maddi zenginlik elde edebileceğini veya aynı hızla madden fakirleşebileceğini.

Büyüyen Sakal

Bugün 2013’de bir solukta yazıp sonra tamamlamadan bıraktığım bir öykümü sizlerle paylaşacağım. Bitirip de paylaşsam daha iyiydi ama, belki de birkaç yorum ve eleştiri umuyorumdur içten içe, ben de bilmiyorum ama paylaşmak istiyorum bitmemiş olsa da.

BÜYÜYEN SAKAL

Dündar aradı bugün, hanımlar konuşmuş, müsaitseniz akşam ailecek sizdeyiz diyor, hayhay müsaitiz üstat dedim. Dündar bizim bakanlıkta benim gibi memur, üst katta başka bir kısımda çalışır. Sakardır da biraz, zaten bu sayede tanışmışızdır; bir öğle paydosunda yemekhanede yanımdan geçerken üstüme kadınbudu köfteleri düşürmese herhâlde tanışamazdık. Sonrasında kırk defa özür dilemeler, verin pantolonu kuru temizlemeciye vereyim diye ısrar etmeler, ben “Yok ya hu, olur böyle şeyler gerçekten gerek yok,” dedikçe yeni pantolon almayı teklif etmeler… Amirler, müdürler masasında da değilim hâlbuki, onun gibi sıradan memur olduğum belli. Hakperverdir yani, mahçuptur hep, dürüsttür de, hasılı iyi adamdır. Sonra tanışıp konuştukça ailecek görüşür olduk, hanımlar tanıştı, çocuklar tanıştı… Varı yoğu, kıblesi kâbesi ailesidir Dündar’ın. Hovardalık nedir bilmemiş, içkiyi birkaç kere arkadaş zoruyla tatmış, kendini hep müstakbel ailesine saklamış gençliğinde. Tabii böyle adamların çoğu gibi kızlardan yana şansı yaver gitmemiş, tanıştıklarına nasıl davranacağını bilememiş, kısmetleri bir bir elinden kaçırmış. Ailesi de kız bulamamış çünkü annesi Dündar 17’sindeyken rahmetli olduğundan, babası da kız bulma konusunda kabiliyetsiz olduğundan 32’sine kadar yalnız başına beklemiş durmuş evinin kadını olacak kişiyi. Teyzesi Yalova’dan beş vakit abdestli namazlı bir Muhacir kızı bulmasaydı daha 42’sine kadar evde kalırdı bana sorarsanız. Yenge hanım, kendisi duymasın ama, öyle pek güzel değildir fakat kendisi de bunun farkında olduğundan olacak, bu eksikliğini hamaratlığıyla, ahlâkıyla, geçinmesini bilmesiyle örtmesini bilmiş. O da kendisini hep “düzgün” bir adama saklamış, Dündar’la nişanlanana kadar üç kere nişan bozmuş, gerekçesi ise taliplerini “düzgün” bulmamasıymış. Bizim hanım söyledi, nişanlardan birini adamın bir kere sarhoş olduğunu duyunca bozdurmuş. Bana kalırsa yenge hanımın bu titizliğinin altında, anasına çok çektirip onu boşadıktan sonra da gidip başkasıyla evlenen alkolik babasının hatırası yatıyor. Dündar’ı bulunca tıpkı Dündar gibi o da sonunda hayallerine kavuşuyor, ailesine dört elle sarılıyor. Parada pulda gözü olmamış hiç, kanaatkâr olduğundan gül gibi geçinip gidiyorlar. Biri kızacak olsa diğeri yatıştırıyor onu, böyle böyle kavgasız gürültüsüz geçinip gidiyorlar. Bana kalırsa bizim hatunun da bu kadından birkaç şey öğrenmesi lazım. Geçen gün, beni Facebook’tan bulan lise arkadaşım Ankara’ya gelince Gölbaşı’nda bir iki tek attım diye iki gün surat astı. Bu yaşta adamın Facebook’ta ne işi olurmuş, liseden arkadaş içelim dedi diye eve gece 3’te gelinir miymiş… Çocuklara da yansıtmış, bizim büyük oğlan eve geldiğimde odasına kapattı kendini, küçüğü annesinin dizinin dibinden ayrılmayıp bana garip garip baktı. Şimdi televizyonda bir “kötü baba” çıkınca bir garip oluyorlar, kanalı değiştirtmek istiyorlar. Neden? Çünkü bizimki ben eve gelmeyince kardeşini arıyor, iki saat telefonda benim dedikodumu yapıp günahımı alıyorlar, e tabii çocuklarda bu konuşmaları, bu yakınmaları, şikâyetleri duyuyor, beni karılarla gezip tozan hayırsız bir herif sanıyorlar. Neyse, düzelir çocuklar da, bizim hanım düzelmez. Pireyi deve yapar, felaket tellalıdır, eli maşalıdır; bu üç özellik bir arada bir insanda bulunursa, bir bilenden size tavsiye, fersah fersah kaçın. Ben kaçamadım, kaderimmiş dedim çekiyorum; açıkçası, biraz delidir ama seviyorum da hani…

Dündarların çocukları ise bu tip şeyleri hiç bilmezler ama bana kalırsa onların küçük oğlan alkolik dedesine çekmiş, Dündarlara çok çektirecek, inşallah yanılırım.

***

Dündarlar akşam geldiler, sofralar kuruldu kaldırıldı, meyveydi oydu buydu derken bizim karnımız yine şişti, çaylar ve kek geldi bu sefer. Evlendiğimizden beri on sekiz kilo almışım, bizim hanım da almış başını gidiyor, sonumuz ne olacak bilmiyorum. Dündarların ufaklık yere oturmuş ellerini kocaman kocaman açarak bizimkilere bir şeyler anlatıyor. Benim de dikkatimi çekince Dündar güldü, bu haftasonu sinemaya gitmiştik de dedi, onu anlatıyor. İyi yapmışsınız dedim, gülümsedim, o da gülümsedi. Sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi suratına bir şaşkınlık ifadesi düştü ve “Ya, ne oluyor biliyor musun? Ne zaman sinemaya gitsem, çıkınca insanları minik minik görüyorum. O dev perdedeki her şey de sanki daha da büyük oluyor,” dedi, “Bu durum salondan çıktıktan sonra beş on dakika sürüyor.” Ben cevap verdim:
“Bana da oluyor o, sanırım miyop olduğumuzdanmış, birisine sormuştum da o demişti.”
“Doğrudur, doğrudur,” dedi. Duraksadı, kanepenin kenarındaydı dirseği, diğer eli de dizine dayanmıştı, gözleri yere doğru daldı, birkaç saniye öyle donmuş gibi kaldı ve sonra söylenir gibi “Bilir misin,” dedi, “Ahmed bin Üftade Halfetiî hazretleri vardı bir, ne mübarek adamdı, o olmasa ben böyle olamazdım,” dedi.

Bu isim bana tanıdık geldi, bu sefer ben duraksadım. Nereden tanıdık gelmişti bu isim bana? “Kim dedin?” dedim, “Ahmet bin Üftade Halfetiî hazretleri,”dedi. Allah Allah, bir yerden biliyorum bu ismi ama… “Bilir misin,” dedi, “mübarek oturduğu yerde büyürdü, Hak Teala kendisine bunu ihsan etmiş, bizleri uyarsın diye hem sözleriyle gönüllerimizde, hem de bedeniyle gözümüzün önünde büyürdü. İşte sinemada yaşadıklarımı sana anlatınca onu anımsadım şimdi, şimdi kim bilir nerelerde, kimleri irşad ediyordur…”

Bedeniyle büyüyen deyince bende şafak attı, bahsettiği hazreti hatırladım ve kahkahayla gülmeye başladım. Dündar şaşkın şaşkın suratıma bakıyordu “Ya gülmesene, vallahi de billahi de adam büyüyordu. Mübarek insanlar bunlar, gülmek iyi değil,” dedi. Onun mübarek demesiyle gülmemin şiddeti arttı, göbeğim sallanmaya başladı, çay elimden düşecekti neredeyse. Çayı sehpaya koydum ve “Dündar, bu dediğin adam böyle kara sakallı, sarıklı, iri yarı, cübbeyle gezen biri değil mi?”

“Sakalları kırdı ama diğer dediklerin doğru.”
“Bu adam karanlıkta, kendi özel kabininde sohbetler verir miydi?”
“Evet?..”
“Ya hu, ermişe dervişe ben de inanırım da, bu dediğin adam şarlatanın tekiydi ya hu!”
“İftiradır iftira, gözümle görmesem kerâmetini neyse ama, çok mübarek bir zât.”
“Öyleyse iyi dinle bak şunu,” dedim. Hanımlar da sustu, anlatacaklarıma kulak kesildiler. Onlara başımdan geçen şu olayı anlattım…

***

Yılı unutamam, memuriyete atanma tarihim, 1987. Fatih’teyiz, eski müstakil evde dedemlerle beraber kalıyoruz. Feci bir kış var, evimiz Alipaşa camiine yakın, dedem beş vakit namazını orada kılar. Cuma günü daireden eve geldiğimde mutfağa uğradım, babannem ve annem “Çok mübarek adammış,” gibi bir şeyler konuşuyorlar, mutfağa girerken “İşte mübarek adamınız da geldi, hayırdır?” dedim gülerek. Onlar da güldü ve babannem “Aman oğlum, Pazar günü mutlaka dedenle sohbete git, evliya-ı kiramdan bir adam buraya gelip yerleşmiş, bir süre kalıp gidecekmiş, bu fırsat bir daha gelmez, bu devirde öyle mübarek adam bir daha zor bulunur,” dedi. Ben kafamı hızlı ve hafifçe iki yana doğru sallayıp neden bahsediyor diye soran gözlerle anneme baktım, annem biber doğramaya tekrar döndü ve “Bursa’dan bir evliya gelmiş, deden camide konuşulurken duymuş da.”

“Bizim mahalleye mi gelmiş? Niye gelmiş?”

Babannem cevap verdi soruma, “Niyesi var mı oğlum! Böyle adamlar kendi keyiflerince gezmezler, vardır bir hikmeti, gidince kendin öğrenirsin.” Diye bana biraz çıkıştı. Hayırdır inşallah dedim ve içeri geçtim, babam daha gelmemiş, dedem divana oturmuş tesbih çekiyor, pencereden sokağa bakıyordu. Selamünaleyküm dede dedim, aleykümselam deyince sordum, “Ya hu dede, mutfakta bizimkiler bir evliyadan bahsetti, hayırdır?” dedim. “Hayırdır oğlum, hayırdır, pek mübarek bir zât imiş, Halep mi, Eflak mı, Halfeti mi öyle bir yerdenmiş aslen. Mısır’da, Şam’da, Bağdat ve Hicaz’da en büyük âlimlerden ders almış, en sonunda 999 gün bir mağarada riyazete girmiş, çıktıktan sonra da halkı irşad etmeye başlamış. Her gittiği yerde pek çok mucizeler olmuş, bu devirde böyle hoca bir daha bulunmaz, Pazar günü ilk sohbetini yapacakmış, beraber gideriz,” dedi. Yemekten sonra babam geldi, evliyanın haberi ona da verildi ama pek ilgilenmedi, çalışmaktan imanı gevrediğinden olacak, dinî sohbetlere olan ilgisi azalmıştı herhâlde.

Pazar günü geldi çattı, mahalleden herkesin dilinde Şeyh Ahmed bin Üftade Halfetî hazretleri var, herkes meraktan çıldıracak. Yatsıdan sonra sokaklardan üçerli beşerli gruplar hâlinde insanlar bizim üst sokağa, Şeyh’in bulunduğu dört tarafı duvarla çevrili eski konağa akın etmeye başladı. Biz erken geldiğimiz için bahçe kapısının önündeyiz, kapı açık değil, kimse de cesaret edip açamadığından herkes bize bir şey soruyor bildiğimizi düşünerek. Bekleme uzadıkça merak ve heyecan da artıyor, arkada ayrı bir grup oluşturan yaşlı kadınlar şimdiden dualara başlayarak az sonra yaşayacakları irşad olayına kendilerini hazırlıyorlar. Çoluk çocuk getirilmemiş, Şeyh’e saygısızlık edilmesinden korkmuşlardır ama bir süre sonra alışıp onları da getirirler bana kalırsa. En sonunda bahçenin demir parmaklıklı kapısının önüne, kafasında Mevlevî dervişiyle medrese talebesi sarığının arasında garip bir sarık bulunan bir genç yaklaşıyor. Açık kahverengi cübbe giymiş, elinde bir defter, bir kâğıt, kapıya yaklaşırken ileri de bakmıyor bize de bakmıyor, iki üç adım önünü görecek şekilde yere doğru bakıyor. Gencin yaklaşmasını görenler arkalara haber verdikçe kalabalıktan bir uğultu yükseliyor, herkes geleni görmek veya içeri alınmak için kapıya daha çok yaklaşıyor, biz dedemle neredeyse kapıya yapışacağız. Adamcağız ezilmesin diye sağ elimle demir kapının parmaklıklarını tutup kolumu dedemin sırtına getirdim, sırtıyla kolum arasına boşluk koymaya çalışıyorum ki arkadakiler yüklenemesin ona ama nerede, hem benim kolum, hem de koltuğumun altındaki dedem eziliyor. Kapının tam önündeyiz biz, adam kapıya birkaç adım kala durup bize bakınca artık dayanamayarak “Aman aç kardeş, eziliyoruz vallahi,” dedim. Adamsa o kadar sakin, rahat ve ağır görünüyor ki, gerçekten ezilsek umurunda olmayacak sanki, sağ elini göğsüne götürdü ve sesini yükselterek öyle bir “Esselamüaleykümverahmetullaaaah” çekti ki, ön taraftakiler duyunca sesleri de hareketleri de kesildi, arkadakiler de önde olanlardaki garipliği görünce selamı duymadılarsa da birden durdular, bir sükûn hâkim oldu kalabalığa. Kısa süren şaşkınlık ve sessizlik, zincirleme bir “vealeykümselamverahmetullahi” başladı. Değil kapıdan geleni, kapıyı bile göremeyen ve duvarın bir dibinde toplanan kadınlar da selamı almaya başlamıştı, içlerinde birkaçının coşup ağlamaya başladığını duydum. Selamdan sonra ben susup adamın kapıyı açmasını beklerken adam demir kapının tam karşısına geldi ve yine sakin sakin durdu. Demir kapı çift kanatlı, eski, kocaman bir kapı. Kapının öbür yanı büyük bir bahçe, bomboş, bir girsek rahatlayacağız ama açmıyor adam. Bu konak ise yıllardır kullanılmıyor, sahibi de Sarıyer’de eski bir ailenin yaşlı başlı varisi derler. Ben onların bu konakta ne işi olduğunu merak ediyorum ama şu an tek düşündüğüm şey kapıdan içeri girip arkamdaki kalabalıktan kurtulmak.

Genç adam “Ey cemaat-i müslimin!” der demez herkes pürdikkat onu dinlemeye başladı, şimdi kalabalıktan çıt bile çıkmıyordu, sinek uçsa vızıltısı duyulurdu. Adam devam etti, “Hocamız, Allah’ın aciz kulu, fakirullah ü hakirullah, Ahmed bin Üftade mahallenizde ilk dersi bu akşam verecek. Lakin bu dersten her bir müminin istifade edebilmesini canıgönülden istiyor. Bu sebeple biz sizlere yer hazırladık fakat yerimiz kısıtlı olduğundan sizleri sırayla almak zorundayız. Dinimübinimiz gereği beylerin hanımlardan önceliği varsa da yatsıdan sonra fazla beklemelerini hocamız uygun bulmadığından bugün hariç bundan böyle önce mümine kardeşlerimize akşam saat sekizde ders verecektir, ancak ki bir saat sonra mümin kardeşlerimizi içeri kabul edecektir. Eğer hâlâ bekleyen kalırsa da bir saat daha sonra onlara ders verecektir. Bu sebeple ben şimdi derse gireceklerin isimlerini kaydedeceğim ki karışıklık olmasın.” dedi. Kayıt denilince ben korktum, yeni memur oldum ve ismimi o deftere yazdırmayı ne olur ne olmaz diye sakıncalı bulduğumdan sahte isim vereceğim, vereceğim ama yanımda dedem var, ona ne diyeceğim? Allahtan adam ilkin dedeme sordu, dedem adını söyleyince kapıyı açtı ve bundan sonra öne doğru akın edenlerden diğerlerinin adını kaydederek içeri almaya başladı, beş altı kişiden sonra dedemin duymayacağına kanaat ederek genç adama iyice sokuldum ve “Yusuf Yakuboğlu” dedim, adam şöyle bir baktı bana, sonra ismimi yazdı ve diğerlerinin ismini sormaya devam etti.

*Siyah perdeyle çevrilmiş sahne alanı ve düzeneği anlatılacak*

*Şeyhin mahalleden gezip hediyeleşmesi ve çevre edinmesi anlatılacak*

Şeyhin ünü kısa zamanda İstanbul’a yayıldı. Son model arabalar mahallede görülmeye başlandı. Söylentiye göre, geceleri devlet erkânından da bazı büyükler şeyhe uğrayıp feyzinden feyizlenir olmuşlar. Mahalleliye kalsa, Başbakan, bakanlar ve her yönetici şeyhe uyup dinlese, bu eşsiz âlime hak ettiği saygıyı gösterip aklına uysa ülkede hiçbir sorun kalmazmış. Zaten, geçenlerde falanca hayırlı kanunu da meclisten bir vekile şeyh söylemiş, falanca iş neden öyle, böyle vekillik yapılmaz diye dillere destan gazabıyla koca vekili azarlayınca vekil ezilmiş, büzülmüş, sonra ağlamış da ağlamış, şeyhin elini öpüp geri geri odasından çıkınca derhâl Ankara’da mecliste o yasa tasarısını verdirtmiş. Talebeler fısıldıyor böyle haberleri, sonra kulaktan kulağa abartılarak yayılıyor. Yine mahalleliye kalsa, böyle bir evliya şu devirde peyda olmuşken dünya milletlerinin hepsi ona uysa ne savaş kalırmış ne hastalık ne açlık, ama tabii kâfirler de o feraset ne gezermiş…

Bir de şeyhi rüyasında görenler var, şeyhi rüyasında görenin yüzünde ertesi gün güller açıyor, cennetle muştulanmış gibi hafifliyor. Rüyasında şeyhi gören başkaları da var ama şeyh rüyalarında onlara kızmış oluyor ve ertesi gün şeyhin kapısının dibinde bitip af diliyorlar ondan, suçları nedir onu da bilmiyorlar ama bir hataları olduklarından emin olduklarından, şeyhin kendilerini affetmesini, doğru yolu göstermesini istiyorlar. Şeyh de onların başını bir kedi yavrusu gibi okşayıp günahlarını itiraf ettiriyormuş, fakirlere sadaka vermesini, parası yoksa

*İyi olayların şeyhe, kötülerin şeyhe yapılan yanlışlara bağlanması işlenecek*

*Şeyhin sahne dedikodusu duyulunca bir gecede kayıplara karışması anlatılacak*

* Baş karakterin düzeneği görüp kimseyi inandıramamasıyla bitirilecek ve evine gittiği arkadaşı da inanmayacak. O günden sonra aralarında bir soğukluk olmasıyla öykü bitirilecek.*